13 ve 14. yüzyıllarda Anadolu, siyasal bakımdan pek çok
kargaşanın yaşandığı bir dönemdir. 13. yüzyılda Anadolu'da dört devlet vardı:
Selçuklular, İlhanlılar, Bizans ve Trabzon Rum İmparatorluğu. Bunların en
güçlüsü Selçuklular idi.
Selçukluların, Moğollar tarafından 1243 yılında Kösedağı savaşı ile yıkılması
sonucu Anadolu'da bir çok beylikler kuruldu. Beyliklerin her biri kendi
bağımsızlığını ilân etti. Bu kez beylikler arası savaşlar başladı. Osmanlı
Beyliği 1299 yılında kuruldu ve diğer beyliklerle yaptığı savaşlar sonucu
gelişip güçlendi.
13 ve 14. yüzyıllarda Anadolu'da düşün hareketlerinin merkezi Konya ve
dolaylarıdır. Moğol akınlarından korunmak amacıyla Türkmenistan-Horasan'dan pek
çok alperen gelerek Anadoludaki beyliklerin saraylarına sığındılar ve tasavvuf
düşüncesini yaymaya başladılar. Bu ortamda tasavvuf edebiyatı doğdu. Daha
sonraki yüzyıllarda da gelişip yayıldı.
Tasavvuf alanında; Mevlâna, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Şeyyad Hamza, Ahmet
Fakih, Nesimî, Gülşehrî, Sultan Veled gibi pek çok sanatçı eserler verdi. Aynı
yüzyıllarda din dışı konularda, Hoca Dehhani, Ahmedî, Hoca Mes'ut eserler verdi.
Bir taraftan da İran-Arap edebiyatından çok sayıda çeviriler yapıldı. 1360
yılında Kul Mes'ut tarafından "Kelile ve Dinine" adlı fabl kitabı Türkçeye
çevrildi.
Bu yüzyıllarda halk edebiyatı alanında "Battalname" ile "Danişmend-name" adlı
eserler yazıldı. Bunlardan "Battalname"de Seyit Battal Gazi'nin din uğruna
Bizans'a karşı giriştiği mücadelelerden söz edilir." "Danişmendname"de ise Melik
Ahmet ile oğlu Gazi Bey'in kahramanlıkları anlatılır. Bu öykülerde dinî inançlar
ve ilâhi yardımlar ön plândadır. Hz. Muhammet, Hz. Ali rüyada görülür. Hızır
gazilerin yardımcısıdır. Bu eserlerde eski Türk destan geleneğinin izleri İslâmî
karaktere bürünmüş nitelikte yaşatıldı.
Bu yüzyıllarda gerek dinî (tasavvufî) gerekse din dışı konuları işleyen şairler
üzerinde, İranlı şairlerden Firdevsi, Nizami, Sadi, Feridüddin Attar ile Farsça
eserler yazan Mevlâna'nın etkisi görülür. Bilim ve edebiyat yoluyla Arapçadan,
Farsçadan dilimize sözcükler yanında bu dillere ait kurallar da girmeye başladı.
Ancak 1277 yılında Karamanoğlu Mehmet Bey bir fermanla bunu önlemeye çalıştı:
"Bugünden sonra, divanda, dergâhta, barigâhta, mecliste, meydanda Türkçeden
başka dil kullanılmayacaktır." Bu ferman dilimizi yabancı etkilerden korumaya
yetmedi.
TASAVVUF DÜŞÜNCESİ
"Tanrının niteliği nedir, evren nasıl oluşmuştur, insan ve varlık nedir?" gibi
sorulara yanıt arayan din felsefesine tasavvuf denir. Tasavvufun diğer bir adı
Vahdet-i vücut'tur.
Tasavvuf düşüncesine göre evrende tek bir varlık vardır. O tek varlık da
Tanrı'dır. Ezelî ve ebedî olan o tek varlığa salt varlık (vücud-ı mutlak) denir.
Salt varlık aynı zamanda bütün güzellikleri üstünde topladığı için salt güzellik
(hüsn-i mutlak) tir. O salt güzellik bir gün kendi güzelliğini görmek
istemiştir. Bunun için bir aynaya akseder gibi yokluğa (ademe) aksetmiştir.
Böylece yokluğun içinde evren şeklinde görünmüştür (tecelli etmiştir). Bu
nedenle bizim evrende var olarak gördüğümüz tüm canlı ve cansız varlıklar,
Tanrı'nın bir görüntüsüdür (hayalidir). İnsan da bu evrende var olduğuna göre, o
da Tanrı'nın bir görüntüsüdür (hayalidir). Bu durumda insanda bir varlık öğesi,
bir de (Tanrı'nın görüntüsü olduğu için) yokluk öğesi vardır. İnsan nefsine
hakim olmak suretiyle, yani dünya isteklerinden vaz geçerek (nefsini terbiye
ederek) Tanrı'ya ulaşabilir. Bunun için iç temizliği ve gönül rahatlığı gerekir.
Buna tasavvufta, fenafillah mertebesi denir. Bu düzeye erişmiş kişiye olgun
insan (insan-ı kâmil) denir. Bu kişi, insanı ve doğayı bir bütün olarak görür.
Başka bir deyişle evrendeki tüm varlıklar Tanrı varlığını hisseder. Bu kişi için
ikilik (Tanrı ile kendisi) yoktur. Her şey "bir"dir.
Tasavvuf düşüncesini işleyen edebiyata, tasavvuf edebiyatı denir. Hallacı
Mansur, Ahmet Yesevî, Seyyit Nesimî, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre ve Mevlâna
gibi pek çok düşünür ve şair-yazar bu alanda eserler vermişlerdir.
YUNUS EMRE
İLÂHİ
İşidün ey yarenler,
Aşk bir güneşe benzer,
Aşkı olmayan gönül,
Misali taşa benzer.
Taş gönülde ne biter,
Dilinde agu düter,
Nice yumşak söylese,
Sözü savaşa benzer.
Aşkı var könül yanar,
Yumşanur muma döner,
Taş gönüller kararmış,
Sarp katı kışa benzer.
0l sultan kapusunda,
Hazreti tapusunda,
Aşıklarun yıldızı,
Herdem çavuşa benzer.
Geç Yunus endişeden,
Gerekse bu bîşeden,
Ere ışk gerek öndin,
Andan dervişe benzer.
SÖZCÜKLER
ağu : Zehir.
bîşe : İş, uğraş, sanat, meslek.
çavuş : Halkı aralayıp padişaha ya da büyük birine yol açan kişi.
derviş : Kendini Tanrı yoluna adayan kişi.
endişe : Düşünce, tasa, kaygı.
Hazret : (parçada) Tanrı.
herdem : Her zaman.
öndin : Önce,önceden.
tapu : Makam, üst düzeyde yer, hizmet etme.
yumşak : Yumuşak (tatlı söz).
AÇIKLAMALAR
Okuduğunuz ilâhide Tanrı sevgisi işlenmektedir. Tasavvuf edebiyatında bu tür
şiirlere ilâhi adı verilir. İlâhiler genelde hece ölçüsüyle ve dörtlük nazım
birimi ile yazılır. Ancak az da olsa aruz ölçüsüyle ve beyitlerle yazılmış
ilahilere de rastlanır. Kendine özgü bir bestesi vardır.
YUNUS EMRE
(1240?-1320)
Yunus Emre 13. yüzyılın yarısı ile 14. yüzyıl başlarında yaşadı. Yaşamıyla
ilgili ayrıntılı bilgi yoktur. Anadolu'da Yunus Emre'ye ait pek çok mezar
bulunmaktadır. Bulunan bu mezarlar, şairin halk tarafından ne kadar çok
sevildiğini gösterdiği gibi yaşadığı yer ve zaman konusunda da tartışmalar
yaratmaktadır.
Son yapılan araştırmalara göre 1240-1241 yıllarında Eskişehir'de Sarıköy
(bugünkü adıyla Yunusemre) beldesinde doğduğu ve burada yaşadığı ve 1320 yılında
burada öldüğü görüşü kabul edilmiştir. Mezarı da buradadır.
Yunus Emre'nin yaşamı ile ilgili gerçek bilgilere ulaşılamadığı için birtakım
söylenceler yaratılmıştır. Söylencelerin dışında şiirlerinin incelenmesi sonucu
yaşamıyla ilgili şunlar söylenebilir:
Yunus Emre, medrese eğitimi görmüş, tasavvuf düşüncesini çok iyi yorumlamış ve
soyut kavramları ilâhilerinde somuflaştırarak halkın anlayabileceği düzeye
getirmiştir. Şiirlerinde her ne kadar okuma yazma bilmediğini söylemesi
tasavvuftaki alçak gönüllülük anlayışındandır.
İlâhi, nefes, münacaat, nutuk, sathiye adı verilen şiirlerinde Tanrı sevgisini
işlemiştir. Ona göre insan, nefsine hakim olmakla bir takım tutkulardan
kurtularak Tanrıya ulaşabilir. Bunun için bir mürşide (yol göstericiye)
bağlanmalıdır. Tanrıdan uzakta olan insan "gurbet"tedir, yalnızdır; esas olan
Tanrı'ya ulaşmaktır. İnsanın içinde Tanrı benliği vardı.
"Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil,
Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil."
derken insanın içinde Tanrı varlığının olduğunu, gönül yıkmanın günah olduğunu
belirtmek istemiştir. Bu nedenle de insanları, canlıları hatta karıncayı bile
yüce bir varlık olarak görmüştür. "Benim bir karıncaya dahi ulu nazarım vardır."
sözü bunun en güzel örneğidir.
Şiirlerinde hece ve aruz ölçüsünü kullanmıştır. Sade bir dille yazdığı
şiirlerindeki coşku ve içtenlik bugün bile etkisini sürdürmektedir.
Yunus Emre gezgin bir şairdir. Anadolu'nun pek çok yöresini dolaştığı,
Azerbaycan'a ve Şam'a gittiği, Konya'da Mevlâna ile buluştuğu söylenmektedir.
Farsçanın yaygın olarak kullanıldığı bir dönemde sade Türkçe ile şiirler
söylemesi, en içli duygularla Tanrı'ya seslenmesi, onu ölümünden sonra da
yaşatmıştır.
Eserleri: "Risalat al Nushiye" adlı bir mesnevisi ile ilâhilerinin derlendiği
bir "Divan"ı vardır.
MEVLÂNA CELALEDDİN RUMÎ
MEVLÂNA'DAN ÖRNEKLER
1. Ey durup dinlenme nedir, bilmeyen rüzgârımız, güle bizden haber götür de
deki: Ey gül bahçesinden kaçıp da şekerle karılan gül, gül bahçesinden nasıl
oldu da ayrıldın?
2. A gül, sen aslından da şekersin, şekere daha fazla lâyıksın; şeker de hoş,
gül de hoş, fakat vefada bulunmak, ikisinden de tatlı.
3. Yanağını şekerin yanağına koy, tat al şekerden, koku ver ona; şekerin
sayesinde yolculuk cefasının acılığından kurtulmaya bak.
4. Şimdi gülbeşeker oldun ya gönül gıdasısın, göz nurusun, artık gülden gönlünü
çek, o nerde, bu nerde?
5. Tikenle oturuyordun, tıpkı akıl gibi cana yoldaştın; yeryüzünden göğe ağ
konak konak, ta onunla buluşma yerine kadar yürü.
6. Ey gül, bunları gördün de o yüzden dünyaya gülüyorsun, o yüzden elbiselerini
yırtıyorsun ey kızıl kaftanlı düzenbaz, güçlü kuvvetli yiğit.
7. Gülbeşekerden maksadımız Tanrı lütfuyla bizim varlığımızdır; hey gidi hey,
varlığımız sanki demir, Tanrı lütfuysa mıhladız.
8. Akıl aynadır, aynacı ona kıvılcımlarla eziyet etmededi de bu yüzden olacak
bizi istemiyor; sizi, sizsiz isterim, diyor.
9. Ey misk gibi sözler söyliyen, kendine gel artık, bu sözün sonu yoktur; senin
bana söylediklerini kimseciklere söylemem ben.
10. Ey Tebrizli Şems, padişah huylu padişahların sırlarını hassiz, sessiz,
renksiz, kokusuz söyle; güneş olmadıkça tan yeri nasıl ışır, kuşluk çağı nasıl
aydınlanır.
MEVLÂNA CELÂLEDDİN RUMÎ
(1207-1277)
13. yüzyıl şairlerindendir. Türkistan'ın Belh kentinde 1207 yılında doğdu.
Bilginler sultanı (sultanü'l ulema) sanıyla tanınan Bahaeddin Veled'in oğludur.
Baheddin Veled, Moğol akınlarından korunmak amacıyla Anadolu'ya geldi ve
Konya'ya yerleşti.
Mevlâna'nın asıl adı Mevlâna Celâleddin-i Rumî'dir. İlk eğitimini babasından
aldı, Arapça, Farsça öğrendi. Babası öldükten sonra onun yerine geçerek
medreselerde dersler verdi. 1244 yılında Şems-i Tebrizi ile tanıştı. Ondan bütün
yönleriyle tasavvufu öğrendi. Medrese-tasavvuf ikileminde tasavvufu seçti. 1277
yılında Konya'da öldü.
Mevlâna tam bir gönül temizliği ile Tanrı'ya ulaşılacağına inanıyordu. Hatta bu
günü şeb-i aruz (düğün günü) olarak adlandırıyordu. Tanrı'ya yaklaşmak için
gönül temizliği yanında şiir, sema, ney, kudüm gibi müziğin gönül coşturucu
özelliklerinden yararlandı. Din, dil, ırk, ulus ayrımı gözetmeyen bir anlayışa
sahipti. Bütün insanlığa seslenmesi, iyiyi ve güzeli öğütlemesi, aşkı yüce bir
varlık olarak gören anlayışı onun ününü artırdı.
Mevlâna, Farsça yazdığı şiirlerinde tasavvufî konuları işledi. Ona göre
tasavvufun amacı; aşk ve gönül yoluyla mutlak hakikat olan Tanrı'ya ulaşmaktır.
Bu da kötülüklerden, ihtiraslardan arınmış temiz bir kalple (gönülle) olur. Bu
tasavvufî olgunluğa ulaşmak için şiir, sema, müzik önemli rol oynar.
Mevlâna'nın en önemli eserleri şunlardır: Mesnevî, Divan-ı Kebir , Fihi Mafih,
Mecalis-i Sub'a, Mektubat ve Rubailer.
HACI BEKTAŞ VELİ
ÖZDEYİŞLER
* İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.
* Ara, bul... Her ne ararsan kendinde bulabilirsin.
* Kadınları okutunuz.
* İnsanın gerçek güzelliği sözünün güzelliğidir.
* Şu beş nesne, olanların en yazık olanıdır: Güneşe karşı yanan ışık. Görmeyen
göze karşı güzel yüz. Çorak tarlaya karşı bol yağmur. Karnı tok olana karşı
nefis bir yemek. Ahmak adama karşı doğru söz.
AÇIKLAMALAR
Hacı Bektaş Veli 13. yüzyıl Türk düşünürlerindendir. Bu yüzyılda Anadolu'nun
Türkleşmesinde ve tasavvuf düşüncesinin yayılmasında kurduğu Bektaşilik'in büyük
rolü olmuştur.
Yukarıda okuduğunuz sözler onun düşünce sistemini ve insan anlayışını belirtmesi
bakımından önemlidir.
HACIBEKTAŞ VELİ (1209-1270)
Hacı Bektaş Veli, Türk düşünürü ve tasavvufçusudur (mutasavvıf). Yaşamıyla
ilgili ayrıntılı bilgimiz yoktur.
Yaşamıyla ilgili birtakım öyküler oluşturulmuştur. Bunların dışında yaşamıyla
ilgili şunlar söylenebilir:
Hacıbektaş Veli, 1209 yılında Horasan'ın Nişabur kentinde doğdu. Ahmet
Yesevî'nin öğrencisi Lokman Perende'den dersler aldı, Arapça öğrendi.
Horasan'dan Anadolu'ya geldi. Önce Amasya'ya yerleşti. 1240 yılında Baba
İshak'ın öldürülmesi sonucu onun yerine geçti. Kırşehir ve Kayseri'yi
dolaştıktan sonra Nevşehir'e bağlı Suluca Karahöyük (bugünkü adı Hacıbektaş)
ilçesine yerleşti. 1270 yılında öldü. Türbesi ve müzesi buradadır.
Hacı Bektaş Veli, Anadolu'da Türklük ve tasavvuf bilincini aşılayan ve yayan
Türk düşünürüdür. 13. yüzyılda Bektaşilik'i kurdu. Tasavvuf edebiyatının
gelişmesine Türkçe söyleyişi ve herkesi kucaklayan anlayışı etkin rol oynadı.
Hacı Bektaş Veli tasavvuf alanında şiirler yazdı. Ölümünden sonra başka
şairlerce de Hacı Bektaş adıyla şiirler yazıldı.
"Makalat" adlı Arapça yazdığı eserinde, din ve tasavvuf konularını işledi.
Ayrıca özdeyişleri de vardır.
GÜLŞEHRİ
MANTIKU'T TAYR
0l bir er bir avreti sever idi
Anı görmeğe azîm iver idi
Şat'dan ol yanayidi avret evi
Sanatı ser-sebze vü bünyad kavi
Er evi Şat'dan bu yana zer-nigâr
Sahnı bağ u sakfı dahi lâle-zar
Avretün aşkı eri almış idi
Gerçi Şat'dan bu yana kalmış idi
0l hevâya gönli çün uçar idi
Şat'ta düşüp ol yana geçer idi
Yüzemez iken suyı diler idi
Yârı ağızına dişin biler idi
Yâr ile yüz dürlü ayş ider idi
Girü Şat'a düşüben gider idi
Bir gün ol avret katında oturur
Nâgehan bakar yüzinde vü görür
Bir benek konak yüzinde avretün
Er düşer ortasına yüz mihnetün
Avrete eydür aceb gördüm bugün
Bir konak gözünde kim yoğ idi dün
Avret eydür Şat'a ayruk girmegil
Geçmeğe vü ömr boynın urmagıl
Eydür on yıldır ki Şat'ı geçerem
Dicle'yi bir cur'a gibi içerem
Od gibi her gün düşerem suya ben
Şimdi girme didiğün âhır neden
Avret eydür kim bu konak iy canum
On yıl oldı kim gözümdedür benim
İlle çün ışkun senün galib idi
Beni görmeğe becid tâlib idi
Hem geçeridüm Şat'ı durmaz idün
Hem gözümdeki akı görmez idün
SÖZCÜKLER
âhir : Bundan sonra, artık.
ayruk : Başka, yalnız.
ayş etmek : Yemek, içmek.
azim : Çok istekli.
becid : Üstün.
bünyadı kavi : Sağlam yapı.
cur'a : Yudum.
girmegil : Girme.
konak : Leke.
mihnet : Sıkıntı.
nagehan : Ansızın.
sahat : Alanları.
sakfı : Tavanı.
ser-sebz : Hep yeşil.
talip : İstekli.
zer-nigâr : Altınla işlenmiş.
AÇIKLAMALAR
"Mantıku't Tayr", İranlı Şair Feridüddin Attar tarafından yazılan bir mesne-vîdir.
Kuşların dili anlamına gelen eserde; dini, tasavvufî ve ahlakî öyküler yer
almaktadır.
Eserde, Hüdhüd adlı ermiş kuşun yol göstermesiyle Anka veya Simurg (Simurg,
ayrıca "otuz kuş" demektir.) adlı kuşların gerçeğe (Tanrı'ya) ulaşmak için
yaptıkları mücadeleli yolculuk anlatılmaktadır. Öykünün sonunda gerçeğe
(Tanrı'ya) ulaşan kuşlar, aradıklarının yine kendileri olduğunu anlarlar. "Mantıku't
Tayr" allegorik bir eserdir. Eserde aşk konusunu işleyen pek çok öykü yer
almak-tadır.
Yukarıda okuduğunuz bölümde de yine böyle bir aşk konusu işlenmiştir. Aşkın gücü
ile Şad (Dicle) ırmağını geçen âşık , sevgilisinin yüzündeki lekeyi (benek)
görmez, onu gördüğünde de sevgilisine karşı aşkı kalmamıştır. Burada verilmek
istenen düşünce, "sevginin her kusuru örttüğü"dür.
GÜLŞEHRİ
(14.yüzyıl)
Gülşehrî'nin yaşamıyla ilgili ayrıntılı bilgimiz yoktur. 13. yüzyılın sonu ile
14. yüzyılın başlarında yaşadığı ve Kırşehirli olduğu bilinmektedir. Gülşehrî,
Mevlana'nın oğlu Sultan Veled tarafından mevleviliği yaymak üzere Kırşehir'e
gönderildi.
Gülşehrî, Feridüddin Attar'in "Mantıku't Tayr (kuşların dili)" adlı mes-nevisini
genişleterek ve bazı bölümleri çıkartıp eklemeler yaparak Türkçeye çevirdi.
Âdeta özgün bir eser hâline getirdi. "Mantıku't Tayr" dinî, tasavvufî ve ahlâkî
bir eserdir.
Gülşehrî'nin "Mantıku't Tayfın dışında "Felekname" adlı bir eseri daha vardır.
AHMEDÎ
GAZEL
1. Sabâ Mesih-dem olub bahardan bu gece
Hıtâ'ya benzedi gülsen nigârdan bu gece
2. Sabuh içmedi gündüz çemende gül-ruhsar
Bu nerkisün gözü nedür humardan bu gece
3. Müzeyyen oldu reyâhin bezendi bağ-ı çemen
Meğer ki bağa haber geldi yârdan bu gece
4. Ne dil-nevâz göründü vü hem de cân-efrûz
Murada erdi gönül rüzgârdan bu gece
GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİYLE
1. Saba (rüzgârı) bu gece bahardan aldığı güzel kokularla Isa nefesli oldu. Gül
bahçesi sevgilinin mis kokusundan Hıta ülkesine benzedi.
2. O gül yanaklı, bugün (yeşil) bahçede sabah şarabı içmedi. Böyle iken, nergis
çiçeği neden sarhoş oldu? Bu nergisin gözü neden böyle mahmur (kapanıyor)?
3. Fesleğenler süslendi, yeşil bahçeler çiçeklerle bezendi. Galiba bahçeye
sevgiliden haber geldi. (Çiçekler onun geleceğini öğrenmişe benziyor.)
4. Bu gece ne gönül okşayıcı, ne can aydınlatıcı. Bu gece gönül, zamandan alıp
murada erdi.
SÖZCÜKLER
bağ-ı çemen : Yeşil bahçe.
can-efruz : İç açıcı, can aydınlatıcı, ferahlatıcı.
dem : Soluk, nefes.
dilnevaz : Gönül okşayan.
gül-ruhsar : Gül yanaklı.
gülsen : Gül bahçesi.
Hıta : Çin'in kuzeyinde misk kokusuyla ünlü bir ülke.
humar : Uykulu, mahmur göz.
Mesih-dem : İsa nefesli, Hz. İsa gibi nefesi şifa veren, nefesinde hayat
bulunan.
müzeyyen olmak : Süslenmek.
nigâr : Sevgili.
reyahin : Reyhan çiçeği.
rüzgâr : 1. Zaman, 2. Rüzgâr, yel.
saba : Gün doğusundan esen hafif rüzgâr.
sabuh : Gündüz içilen şarap.
vü : Ve.
AHMEDİ
(1334-1413)
Ahmedî 14. yüzyıl klâsik edebiyat şairlerindendir. Doğum yeri ve yılı tam olarak
bilinmiyor. 1334 yılında Kütahya'da doğduğu sanılıyor. Asıl adı Tacettin İbrahim
olan Ahmedî "Germiyanlı Ahmedî" olarak bilinir. Ahmedî, Kütahya'da başladığı
öğrenimini Mısır'da tamamladı; dönüşte önce Germiyan Beyliği'nde başladığı
hizmetlerini Osmanlı saraylarında sürdürdü. Yıldırım Bayazıt'ın Timur'a
yenilmesinden sonra Timur'un sarayında bulundu, ancak daha sonra Osmanlı devlet
merkezinin Edirne'ye alınmasıyla I. Mehmet'in yanında geldi. Devrin ileri
gelenlerine eserler sundu. Ahmedî 1413 yılında divan katipliği görevini
sürdürürken Kütahya'da, bir söylentiye göre Amasya'da öldü.
Üretken bir şairdir. İran edebiyatındaki incelikleri Türk edebiyatına başarıyla
uyguladı. 14. yüzyılda tasavvuf düşüncesinin yaygın olduğu bir dönemde din dışı
konularda şiirler yazdı. Gazel, kaside ve mesnevilerinde aşk duygusunu işledi.
Türkçe söyleyişteki ses güzelliği sayesinde günümüze dek yaşadı. Ahmedî'nin dili
ağırdır. Yabancı sözcüklerin ve divan edebiyatındaki mazmunların yerleşmesinde
etkili olmuştur.
Ahmedî'nin "Divan, İskendername, Cemsid-ü Hurşid" en önemli eserleridir. Ayrıca
tarih, tıp ve sözlük alanlarında da eserleri vardır.
KADI BURHANETTİN
TUYUĞ
Gözlerin dertlilerin dermanıdur.
Can ü dil ol ikinin kurbanıdur.
Canuma sevmek seni, ırak işdürür
Nite olur ol Çalap fermanıdur.
Hemişe âşık gönlü biryan bolur
Her nefes garip gözi giryan bolur.
Sofuların dileği mihrab namaz
Er kişinin arzusı meydân bolur.
Cadu gözi canumı şikâr ider
Ben kuluyem ol ânı inkâr ider
Tutagıyçün şeker didüm idi
Gönlüne geldi tekrar ider.
SÖZCÜKLER
can ü dil : Can ve gönül.
biryan : Yanmış, kebap olmuş.
bolur : Olur.
cadu : Cadı, fitne.
Çalap : Tanrı.
didümidi : Demiştim.
giryan : Ağlayan.
gönlüne geldi: Hatırladı.
hemişe : Daima.
ider : Eder.
ırak : (parçada) Olmayacak şey.
işdürür : İştir.
nite : Nasıl.
ol : O.
şikâr : Av.
tutaguyçün : Dudağı için.
EDEBİYAT BİLGİLERİ
TUYUĞ
Tuyuğ, Türklere özgü bir nazım biçimidir. Anlamı duygulu şiir demektir. Dört
dizeden meydana gelen tuyuğlarda 3. dize serbest, diğerleri kendi aralarında
uyaklıdır. Aşk konusunun işlendiği tuyuğlar aruzun fa i lâ tün, fâ i lâ tün, fe
i 1ün kalıbıyla yazılır. Türk edebiyatında Kadı Burhanettin ve Nesimî (14.
yüzyıl) bu türde başarılı örnekler vermişlerdir.
KADI BURHANETTİN
(1345-1398)
Kadı Burhanettin 14. yüzyılda Anadolu'da yaşayan hükümdar şairlerdendir. Asıl
adı Ahmet olan Kadı Burhanettin, 8 Ocak 1345 yılında Kayseri'de doğdu. İyi bir
eğitim gördü; şiir, matematik, mantık, felsefe gibi bilim-lerle uğraştı, kadılık
yaptı. Merkezi Kayseri'de bulunan Eretna Beyliği'ne vezir oldu, daha sonra
hükümdarlığını ilân etti; hükümet merkezini Sivas'a taşıdı. 18 yıl süren
hükümdarlığı siyasal çalkantı, entrikalar ve savaşlarla geçti. 1398 yılında bir
çatışmada öldü.
Kadı Burhanettin'in yaşamı hep siyasî mücadelelerle geçti. Arada şiir, edebiyat
ve bilimle uğraştı, Arapça ve Farsçayı bu dillerde şiir yazacak kadar iyi
biliyordu. "Türkçe Divanı"nda çok sayıda gazeller, rubailer ve tuyuğlar
bulunmaktadır. Siyasî yaşamındaki coşku, şiirlerinde de hissedilir. Türkçe
şiirlerinde Azeri lehçesinin özellikleri görülür. Divanı, Türkçe sözcükler
bakımından zengin bir kaynak niteliği taşır.
Kadı Burhanettin'in şiirlerinde kullandığı ölçü aruz ölçüsüdür; ancak bu ölçü
kusurlarla doludur. Çoğu kez ölçüsüz yazıldığı izlenimi verir.
Kadı Burhanettin'in "Divanı" vardır.
NASRETTİN HOCA
AMMA UZATTIN HA!
Hoca, bir sabah soluğu kapıda alınca, bir kapı komşusu pencereyi tıklatır.
"Hayrola Hoca; bugün sende bir hâl var?" der.
Hoca:
"Hiç canım, ne hâl olacak!" diye başını dolayıp geçecek olur ama, herifin gözü
el âlemin üstünde, öğrenmezse olur mu?
"Yahu, betinden, benzinden belli; bir derdin var elbet!" diye tutturur.
Rahmetli, onu şöyle bir süzdükten sonra:
"Bre komşu, ne üstüne lâzım, elin üç koyunu ile beş keçisi. Ev hâli bu, bizim
karı ile biraz ileri geri ettik, işte o kadar." deyip yürüyecek olur ya, yedi
mahallenin tellâlı, gezdiği, tozduğu yerde ne anlatacak:
"Pek o kadar değil, Hoca; bu gece sizin evden bir gürültü geldi; saklayıp da
turşusunu mu kuracaksın; yarın okkası on paraya iner." deyince, Hoca bakar ki
yakasını kurtaramayacak:
"Bre birader, diyorum ya, pek öyle merak edilecek şey değil! Bizimki işi
azıtınca, bir tekme vurup cübbemi merdivenden aşağı savurdu." der. Komşusu
olacak, bu kadarla da doymaz:
"Hoca, ben böyle mavalları yutar mıyım, cübbe dediğin gürültü çıkarır mı?"
deyince, gayri Hocanın burasına çıkar:
"Canım, komşu, der, sen de amma uzattın ha, cübbenin içinde ben de vardım!"
NASRETTİN HOCA
(1208-1284)
Nasrettin Hocanın yaşamıyla ilgili ayrıntılı bilgimiz yoktur. Yaşamı ile ilgili
bildiklerimiz şunlardır: 1208 yılında Sivrihisar'ın Hortu köyünde doğdu.
Babasının yerine doğduğu köyde bir süre imamlık yaptı. 1237 yılında görevi
birisine bırakarak Akşehir'e gitti, yaşamını orada sürdürdü ve 1284 yılında
öldü.
Nasrettin Hocanın yaşamı etrafında pek çok fıkra söylenmektedir, ancak bunlardan
bir kısmı Nasrettin Hocaya aittir. Diğerleri başkalarınca yaratılan ve Hocaya
atfedilen fıkralardır. Bunlardan Nasrettin Hocaya ait olanların sayısı 300'e
yakındır.
Fıkralardaki kişiliği ile Nasrettin Hoca, güler yüzlü şakacı, karısına
çocuklarına ve yaşadığı çevreye karşı uyum içinde olan tipik bir kasabalıdır.
Güldürücü kişiliği yanında düşündürücü bir yanı vardır. Fıkralarında Hoca; her
duruma çözüm bulan, yaşama sevinci dolu, karşısındakinin niyetini hemen sezen,
uyanık, kül yutmaz, sözünü esirgemeyen kıvrak zekalı bir tiptir.
Nasretin Hoca fıkralarından bahseden en eski kaynak 15. yüzyılda yazılan "Saltukname"dir.
Nasrettin Hoca fıkralarının derlendiği en eski kitap 16. yüzyıl son¬larında
yazılmış ve içinde 43 fıkra bulunan kitaptır. Nasrettin Hocaya ait ilk kitap
1837 yılında basılmıştır. 1885 yılında Çaylak Tevfik, "Letaif-i Nasrettin" adı
altında fıkralarını yayınlamıştır.
Nasrettin Hoca güldüren, güldürürken düşündüren kimliğiyle ünü sadece Türkiye'ye
değil tüm dünyaya yayılmıştır. Bu açıdan onun kim olduğu, hangi çağda yaşadığı
konuları önemini yitirmiştir.
13 ve 14. yüzyıllarda Anadolu'da; Selçuklular, İlhanlılar,
Bizans ve Trabzon Rum İmparatorluğu vardır. Selçukluların 1243 yılında
Moğollarla yaptıkları Kösedağı Savaşı'nda yıkılması sonucu Anadolu'da birtakım
beylikler kuruldu. Beylikler kendi aralarnıda savaşlara başladı. Osmanlı Beyliği
diğer beylikleri ortadan kaldırarak gelişti, güçlendi. Bu siyasal mücadele 13 ve
14. yüzyılın kültür ve sanat ortamını da etkiledi.
Bu yüzyılda Türkistan'dan Anadolu'ya, Moğol akınlarıyla birlikte büyük bir göç
dalgası yaşandı. Gelenler arasında Ahmet Yesevî kültürüyle yetişenler de vardı
ve bunlar tasavvuf düşüncesini yaymaya çalıştı. Bu düşünce çerçevesinde Tasavvuf
Edebiyatı oluştu. Yunus Emre, Mevlâna, Hacı Bektaş Veli, Ahmet Fakih, Şeyyad
Hamza, Sultan Veled gibi düşünür ve şairler eserler verdiler.
Bu yüzyıllarda dilimize Arapça ve Farsçadan; din, edebiyat, sanat ve bilim
yoluyla pek çok sözcük ile bu dillere ait kurallar girmeye başladı. Arapça,
Farsça bilenler ile bilmeyenler arasında, kültürel farklılaşmalar başladı. Bunun
sonucu divan ve tasavvuf edebiyatları doğdu.
Halk edebiyatı alanında "Battalname, Danişmendname" gibi eski Türk destanları
niteliğini sürdüren eserler yazıldı.