25 Aralık 2017 Pazartesi

Güdülenme

GÜDÜLENME:(Fr.İng.Motivation,Al.Motiveren)

Örgenlik devinimlerinde bir takım nedenlerle yönlerdirilme…Örgenlik devinimleri gereksinmeler, dürtüler ve güdü (Os. Saik,Fr. Motif. Al. İng Motive)’lerle yönlendirilir. Orgenliği devindiren neden fizyolojik ya da toplumsal olabilir. Güdü, durmakta  olan bir örgenliğe devindiren ve etkinliğe yönelten gereksinmeleri ve dürtüleri kapsayan geniş bir anlam taşır. Dürtüler, fizyolojik güdülerdir. Hayvan ya da insan olsun  her örgenliğin davranışlarında belli bir amacı vardır. Örgenliği bu amaca varma işteği güdüler. Bu amacın yeğinliği (şiddet), güdülenmenin gücüne belirler. Örneğin hasta çocuğuna portakal arayan bir babanın güdülenmesi, evine meyve almak için portakal arayan bir kimsenin güdülenmesinden daha güçlüdür. Güdüler bilinçli olabildikleri gibi bilinçsiz de olabilirler, örneğin içgüdüler bilinçli güdülenme olmaksının örgenliği eyleme iten dürtülerdir. Hekim olmak için derslerine çalışan bir öğrenci bilinçli olarak güdülenmiştir,  ama oksijen azalınca örgenliğin solunumunu hızlandırması bilinçli değildir. Bilinçsiz güdülenmenin en iyi örneklerinden birini L. Wilkins ve C.P. Richter 1940 yılında Journal, of the American medical association’da A Great craving for salt by child whit cortice-adrenal insufficiency başlığıyla yayımlamışlardır. (114, 866-868): Düzgülü olarak büyümeyen küçük bir çocuk hastaneye kaldırıldıktan birkaç gün sonra ölür. Otopsi yapılınca böbreküstü bezlerinde bir ur bulunur.  Bilindiği gibi, böbreküstü bezlerinin bir bölümü tuzun idrarla tümüyle atılmasını önlemektedir, ur bu işlevi  engellediğinden çocuk tuz yetmezliğinden ölmüştür. Meğer çocuk evdeki yaşamında tuzluklarından tuz yer ve böylelikle tuz kaybını önlermiş. Hastanede  bunu yapamadığı için ölmüştür. Görüldüğü gibi çocuğun tuz gereksinmesiyle tuza karşı güdülenmesi tümüyle bilinçdışı bir olaydır. Güdülenme, olumlu olabildiği gibi olumsuz da olabilir. Hedefe yaklaştıran güdülenmeler olumlu, hedeften uzaklaştıran güdülenmeler olumsuzdur. Örneğin acıkınca besin  arayışı olumlu, buna karşı herhangi bir tehlikeden korkup kaçmas, olumsuz bir güdülenmedir. Kimi ruh bilimciler güdülerin bir gücünü ölçmeye çalışmışlardır ve bunu için çesitli yöntemler geliştirmişlerdir. Bu ölçümlerin en yalını, güdünün gücünü doyumun niceliğiyle (mikdarıyla) saptayan ve tüketici davranış ( İng. Consummatory behavior ) adıyla anılan bir yöntemdir; bu yönteme göre daha çok su içendir, daha çok acıkan daha çok yemek yiyendir. Bir başka yöntem de C. J. Warden’in Animal motivation studies The Albino Rat ( Columbia üniversitesi yayını, New York 1951) adlı yapıtında edim ( İng. Performence ) adını verdiği yöntemdir. Warden farelerin önüne bir elektrikli ızgara engeli koyarak belli bir sürede farelerin bu ızgarayı geçme sayılarını saptamıştır, böylelikle de farelerde örneğin analık güdüsünü açlık güdüsünden daha güçlü bulmuştur. Hacettepe Üniversitesi Psikoloji bölümü öğretim üye ve yardımcılarınca dilimize pskilojiye ve Giriş Der Kitabı adıyla çevrilen yapıtının sonuna eklediği terimler sözlüğünde Profesör Clifford T. Morgan şu terimleri tanımlamaktadır: 1. Güdü (İng. Motive ) bir gereksinim veya dürtüyle eş anlamda kullanılır. 2. Gereksinim ( İng. Need ) Bireyin içindeki fizyolojik veya sonradan edinilmiş herhangi bir eksiklik ya da yetmezlik; genellikle dürtü veya güdüyle eşanlamla kullanılır. 3. Dürtü ( İng. Drive ) Davranışa veya faal çabalamaya iten gücü ifade eden bir terim; genellikle güdü ya da gereksinimle eşanlamda kullanılır. 4. Güdülenme  ( İng. Motivation ) gereksinimlerle harekete geçen ve hedeflere yönelmiş davranımları ifade eden genel bir terim. 5. Hedef  ( İng. Goal ) Bir güdünün doyumunu sağlayan yer, durum veya nesne 6. Güdülenmiş ( İng. Motivated forgetting ) Kişinin gereksinimleriine ilişkin faal güçlere bağlı unutma. Bastırma ve gerilim sistemlerinin zayıflamasına bağlı unutma buna iki örnektir. 7. Güdülerin çatışması (İng. Conflict of motives ) Bk. Güdüsel çatışma. 8. Güdüsel  çatışma ( ing. Motivational conflict ) İki yada daha çok güdü arasında güdünün engellenmesiyle sonuçlanan çatışma. Güdüsel güdüsel çatışmaların çoğu kazanılmış güdüler arasında olur. 9. Fizyolojik güdü ( İng. Physiological  motive ) Vücuttaki bazı eksiklik veya yetmezliklerden, hormonlardan  ya da vucudun diğer koşullarından  doğan bir güdü. 10. Sosyal güdüler (İng. Socialmotives) Genellikle öğrenilmiş olan ve doyumlarının sağlanabilmesi için başkalarının varlığının sağlanabilmesi için başkalarının varlığı veya tepkilerini gerektiren güdüler. İnsan güdülenmesinde gereksinim ve güdü eşanlamda kullanılır. 11. Yeterliolma güdüsü (ing. Competence motivation)Çevreyle etkileşimi olası kılacak becerileri geliştirme ve aynı zamanda kişinin gizilgüçlerini kullanması güdüsü. 12. Sevecenlik güdüsü ya da dürtüsü (İng. Affectional motive or drive ) Bir başka organizmayla ilişkide bulunma ve ona yakın olma yolunda bir genel öğrenilmemiş dürtü. Türk Dil Kurumu’nca yayımlanan ve TDK yönetim kurulunca görevlendirilerek tarafımdan da denetlenmiş bulunan Ruhbilim terimleri sözlüğü’nde de Dr. Mithat Enç şu terimleri önermiş ve tanımlamıştır: 1. Güdü (İng. Motive . Os Saik ) Kişinin bilinçli olarak olarak davranışlarının dayanağı diye gösterdiği güç. 2 Güdüleme (İng. Motivate, os Saiklendirme ) Bir güdüyü harekete geçirerek  canlıyı eylem itme . 3. Güdülenme  (İng. Motivation, Os. Saiklenme ) A. Kişinin, eyleminin yönünü, gücünü ve öncelik sırasını belirleyen iç ya da dış bir dürtücü nün etkisiyle eyleme geçmesi, B. Canlıda eyleme ya da öğrenmeye geçme isteği. 4. Birincil güdülenme (ing. Primary Motivation) öğrenilmeyen, doğal olan bir güdülenme türü. 5. İkincil güdülenme ( ing. Secondary motivation ) Birincil derecedeki bir gereksinmenin doyurulmasına yaramayan, sonradan öğrenilmiş güdülenme. 6. Devimli davranış ( İng. Dynamic behavior ) Erkenin uyarılması sonucu olan güdülendirici davranış. 7. Dışınlı güdü ( İng. Exstrinsic motivation)  Dıştan gelen ödül ya da ceza gibi değişlenlerle sağlanan davranış. 8. Ereğe yönelmiş güdülenme (İng. Goaldirected motivation ) Güdünün dışta bulunan belirli bir nesneye yöneltilmesi. 9. Fizyolojik güdü (İng. Physiological motive ) Bedenin su ya da besin gibi belirli bir fizyolojik gereksinmesine   dayanan güdü. 10. içten güdülenme (ing. Insrinsic motivation) Doygunluğun ya da itici gücün doğrudan doğruya eylemin kendisinden sağlandığı bir güdülenme türü. 11. İti  ( ing. Urge ) Belirli bir ereğe ulaşmak ya da belirli bir eyleme girişmek için duyulan güçlü ve sürekli tepi. 12. Yelteyici ( İng. Uncentive) Ayaklanan bir güdüyü doyuracak nitelikte görülen ve elde edilmesi için canlıyı harekete zorlayan dıştaki bir nesne ya da durum. Bk. Dürtü, Gereksinme, İç güdü, Cinsellik, Açlık, Fröydçülük. 

Başkent Ankara'nın Tarihçesi

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ilk Cumhrubaşkanı Atatürk'ün emriyle Ankara ve çevresinde yapılan arkeoljik kazılarda paleolitik ve neolitik çağa ait eserlerin bulunması Ankara'nın çok eski bir yerleşim yeri olduğunu ortaya çıkarmıştır. Şehrin kuruluş tarihiyle ilgili daha aydınlatıcı kalıntılar ise Hititler dönemine aittir. (M.Ö. 4000-1200). Ankara Kalesi'nin İçkale bölümünün Hititler döneminde bir yerleşim yeri olduğu anlaşılmıştır. Hititlerden sonra Ankara'ya Frigler egemen oldular. Bir efsaneye göre Ankara'yı ünlü Frig Kralı Midas kurmuştur. Frig döneminde kalede, bugünkü Hacı Bayram Camii çevresinde ve düzlüklerde yerleşildiği kazılarla belirlenmiştir.Friglerin başkenti Gordion ise Ankara'ya 105 km. Uzaklıktaydı. Frig devleti yıkılınca bölge Lidyalıların eline geçti. Gordion'dan geçen ve Ankara' ya uğrayan "Kral Yolu" dolayısıyla şehir bu dönemde de bir askeri ve ticari merkez olarak önemini korudu. M.Ö. 547 yılında Pers Kralı Kyros, Lidya Kralı Krezüs'ü yenerek bütün Anadolu'yla birlikte Ankara'yı da topraklarına kattı. Pers egemenliği Makedonya Kralı Büyük İskender'in Asya seferi sırasında Persleri yenmesine kadar sürdü. Büyük İskender M.Ö. 323'te Babil'de ölümü üzerine Ankara ve çevresi Antigonos'un payına düştü. M.Ö. 281'den itibaren Balkan Yarımadası'na akınlarda bulunan Galatlar, M.Ö. 278 yılından başlayarak Ankara'yı işgal ettiler. Şehri kendilerine merkez yaptılar, kalenin batısına yerleştiler. Ankara'nın belgelere dayalı düzenli tarihi Galatlardan itibaren başlamaktadır. Galatlar döneminde Ankara çok gelişti. Galatya, Bitinye ile Bergama devletleri arasında bir denge unsuru oldu, bağımsız kalmasını bildi. Daha sonra Roma İmparatorluğu'nun güçlenmesi ile Roma'nın himayesine girdi. Roma İmparatoru Augustos'un Anadolu'ya işgali üzerine ise Galatya Roma'ya bağlandı. (M.Ö. 25) Dört yıl bölge Roma'nın bir ili oldu. Romalılar Ankara'yı bölgenin başkenti yaptılar. İmparator Augustos şehirde kendi adını taşıyan bir tapınağın yapılmasına izin verdi. M.S. 10 yılında tamamlanan tapınağın duvarlarına İmparatorun Roma'da bulunan vasiyetnamesinin Latince ve Yunanca kopyaları yazıldı. Romalılar döneminde şehir, askeri ve sivil yapılarla donatıldı. I. ve II. yy.'da Ankara tarihinin en parlak dönemlerinden birisini yaşadı. Romalılar, diğer Roma şehirlerinde olduğu gibi Ankara'yı 12 semte (füle) böldüler. İlk 5 semt kale ve çevresinde eskiden vardı. 6. Semt M.Ö. 25 - M.S. 14 yılları arasında Augustos tarafından Çankırıkapı civarında kuruldu. Şehrin imarının yanında tahıl üretimi, küçübaş hayvan yetiştirilmesi ve dokumacılık alanında büyük ilerleme sağlandı.

III. yüzyılda Perslerin ve Gotların Anadolu'ya akınları sonucunda Roma İmparatorluğu eski gücünü kaybetti. Ankara'daki yapıların çoğu tahrip oldu. Şehirde kıtlık başgösterdi. Roma İmparatorluğu'nun ikiye ayrılmasından sonra Ankara ve çevresinde Bizans egemenliği 1073'e kadar sürdü.

Günümüze kadar ulaşan Ankara Kalesi İçkale surlarıyla yıkılmış bulunan duşkale surları önemli ölçüde Bizanslılar tarafından inşa edildi. Bu dönemde kısa kürelerle Ankara Sasanilerin (622), Arapların (654 ve 839) eline geçtiyse de Bizanslılar tekrar egemenliklerini kurdular.

1071 yılında Selçuklu Sultanı Alparslan'ın Malazgirt'te Bizans İmparatoru R. Diogenes'i yenmesinden sonra Türkler Anadolu'yu fethe başladılar. Ankara ilk kez 1073'ü izleyen yıllarda Ankara Bizanslılar, Danişmetliler, Selçuklular arasında birkaç kez el değiştirdi. Nihayet 1143'te Selçuklu Sultanı I. Mesut tarafından kesin olarak Türk ülkesine katıldı. I. Mesut ölünce Ankara'ya son vererek Anadolu birliğini sağladı.

Selçuklu Türkleri Ankara'ya çok önem verdi. Şehir; kalesiyle askeri yönden, Ege'nin liman şehilerinden Mezopotamya ve doğu ülkelerine uzanan ticaret yolu üzerinde oluşu sebebiyle de ekonomik yönden Türklerin ilgisiini çekti. Selçuklu sultnları iç ve dış kale surlarını onardılar. İçkalenin kuzeydoğusuna Akkale bölümüne eklediler Selçuklu dönemi yapılarındanAlaaddin Camii, Arslanhane Camii, Ahi Şerafeddin Camii, Saraç Sinan Mescide ve Akkprü günümüze ulaşmıştır.

XIII. ve XIV. Yüzyıllarda Moğolların ve İlhanlıların istilası sonucu Ankara sıkıntılı yıllar yaşadı. Selçuklular Paşa tarafından Ankara'nın Osmanlı devletine bağlanmasıyla yeni bir dönem başladı. Şehrin savaşsız şekilde Ahilerden alındığı Osmanlı tarihlerinde belirtilmektedir.

Osmanlı döneminde 1402 yılında Ankara yakınlarında Timur ve Sultan Beyazıd bir süre Ankara Kalesi'ne hapsedildi. Yıldırım Beyazıd'ın ölümü ve Timur'un Anadoluda çekilmesinden sonra Yıldırım oğulları arasında iktidar mücadelesi başladı. 1411 yılında Çelebi Mehmet Ankara'yı alarak karmaşık duruma son verdi. II. Murat döneminde şehir imar edildi. Fatih Sultan Mehmet döneminde, ordunun topladığı bir uğrak yeri oldu. Kanuni Sultan Süleyman döneminde (XVI. Yüzyıl) Osmanı eyalet sistemi kurulurken Ankara bir süre Anakolu eyaletinin merkezi olduysa da eyalet merkezinin Kütahya'ya nakli üzerine sancak merkezi haline getirildi. Ankara Osmanlılar zamanında sof yapımı debbağlık ve kundura üretimiyle tanınan bir ticari merkez durumuna geldi. Kalesiyle de askeri yönden önemini korudu. Ankara sofu İstanbul, Bursa, ve Halep'te satıldığı gibi başta Venedik, Lehistan, İngiltere olmak üzere uzak ülkelere ihraç ediliyordu. Şehrin imarı da bir taraftan sürdürülüyordu. XIV. ve XV. yy.'da Ankara'da yeni mahalleler kuruldu. 1440 yılında cami, türbe, çeşme ve çift hamadan oluşan Karacabey külliyesi, 1427 -1428 'de Hacı Bayram Camii inşaa edildi. 1522 tarihli Tapu Tahrir Defteri'ne göre XVI. yy başlarında Ankara Kale ve Şehir başta olmak üzere iki bölüme ayrılmıştı. Kale bölümünde beş Müslüman, bir Hıristiyan mahallesi vardı. Kale dışındaki Şehir bölümünde ise 81 mahalle bulunuyordu. Bunlardan 69'unun halkı müslüman, 12'sinin halki hıristiyan ve yahudi idi. 1522 yılında Ankara'da Kurşunlu Han, Mahmut Paşa Bedesteni, Çengel Han, Pilavoğlu Hanı, Sulu Han, Çukur Hanı Yeni Han, Zafran Hanı yapıldı. XVII. yy başlarında kaledeki mahalle sayısı 9'a, kale dışındaki mahalle sayısı 85'e şehrin nüfusu da 23.000 - 29.000 'e yükseldi.

Ankara'nın Osmanlı dönemindeki parlak yılları, XVII. yy ortalrından itibaren Celali isyanlarıyla birlikte yerini sıkıntılı günlere buraktı. Celalilerden korunmak için halk şehri çevreleyen bir sur inşa etmek (1604-1608) zorunda kaldı. XIX. yy ortalarından itibaren, İngilizlerin Güney Afrika'da tiftik keçisi yetiştirmeleri ve dokumacılıktaki makineleşme dolayısıyla sof ve tiftik ticaretinde gerileme görüldü. 1873 - 1875 yılları arasında kötü hava şartları sebebiyle şehirde kıtlık meydana geldi. 18.000 kişi öldü, halkın bir bölümü göç etti. 1892 yılında Ankara'ya demiryolunun ulaşmasıyla şehre biraz canlılık geldi. Büyük bir şehirden giderek kasabaya dönüşen Ankara'yı 1917 yılında da yangın felakei buldu. Kalenin kuzeybatısındaki mahalleler yandı.

Ankara'nın kötüye giden kaderi 27 Aralık 1919 tarihinde Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Sivas'tan Ankara'ya gelmeleriyle değişti. 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütaredesi'nden sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarını paylaşan I. Dünya Savası'nın galip devletlerine karşı Anadolu'da başlayan kurtuluş mücadelesini Erzurum ve Sivas'ta topladığı kongrelerle teşkilatlandıran Mustafa Kemal, 23 Nisan 1920'de Ankara'da T.B.M.M.'nin açılmasını sağlayarak yeni bir Türk devletinin temelini atmayı başardı ve Türk Kutuluş Savaşı zaferle sonuçlandırıldı. Lozan Barış Antlaşması imzalandı (24 Temmuz 1923). Türk Kurtuluş Savaşı'nın yönetim merkezi Ankara, 1920-1922 yılları arasında işgal altındaki illerden göç eden ailelerle, memur ve askerlerle, yabancı gözlemci ve diplomatlarla hareketli günlere sahne oldu. Türk İstiklal Maşı bu yıllarda şair Mehmet Akif Ersoy tarafından Ankara'da yazıldı ve T.B.M.M. 'ince 12 Mart 1921 tarihinde kabul edildi. Savaş sonunda şehrin önemi daha da arttı. Esaden 23 Nisan 1920 tarihinden beri sürdürülen yeni Türk devletinin başkentlik statüsü, 13 Ekim 1923'te kabul edilen bir kanunla resmen tescil edildi. Ankara'nın başkent oluşundan çok kısa bir süre sonra 29 Ekim 1923 günü Cumhuriyet ilan edildi. Mustafa Kemal Paşa ilk Cumhurbaşkanı seçildi. Böylece Türkiye Cumhuriyeti her yönüyle kurulmuş oldu.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla başkent Ankara'da hızlı bir gelişme görüldü. 1924 yılında Ankara Şehremaneti Kanunu çıkarılarak Ankara Belediyesi kuruldu. Şehir, İstanbul'a benzer bir yönetime kavuşturuldu. Devlet kuruluşları için binalar inşa edildi. Büyükelçilikler, birer birer Çankaya'ya uzanan cadde üzerinde yerlerini aldılar. Yeni semtler, yeni mahalleler ortaya çıktı.

Şehir, tarihi gelişim seyri içinde, yöreye egemen olan milletler tarafından çeşitli şekillerde adlandırıldı. En eskisinden en yenisine kadar bu adlar; Ankyra, Ancyre, Enguriye, Engürü, Angara, Angora ve Ankara'dır.

Günümüzde Düzenli, gelişimiş Ankara modern yapılar, geniş caddeleri, çiçekli parkları, yenilenen alt yapısı ve yeşil tepeleriyle dünya başkentleri arasında seçkin bir konuma sahiptir.

Bağışıklık Ve Bağışıklık Çeşitleri

I. İnsanda Savunma ve Bağışıklık

İnsan içinde yaşadığı ortamda hastalık yapıcı organizmalarla(bakteri, mantar, virüs, birhücreli ve asalaklar) her an karşı karşıyadır. Bu mikroorganizmaların vücuda girmesi çeşitli yollarla engellenir:

-    Ağız yoluyla giren mikroorganizmalar mide asitleriyle parçalanır.
-    Deri, mikroorganizmaların vücuda girmesini engeller. Ayrıca ter ve yağ salgıları da pek çok mikroba karşı antimikrobik etki yapar.
-    Solunum yoluyla alınan mikroorganizmalar soluk borusundaki mukusla birleşip sillerin hareketi sayesinde öksürükle atılır ya da yutağa kadar getirilip sindirim kanalına geçer.
-    Gözyaşı içinde lizozimin denen antiseptik madde bulunur.
-    Mukoza tabakalarında gezici ve sabit makrofaj hücreleri ile lökositler bulunur.

Eğer hastalık yapıcı mikroorganizmalar, bu koruyucu yapıları aşıp vücuda girerse bir dirençle karşılaşır. Bunlara karşı insanda var olan koruma ve savunma yeteneğine bağışıklık, bağışıklığı oluşturan yapıların hepsine de bağışıklık (immün) sistemi adı verilir. Bağışıklık sistemini inceleyen biyoloji dalına ise immünoloji denir. Bağışıklık sisteminin hastalık etkenlerine verdiği cevaplar çok farklı olabilir. Bu cevaplar, organizmayı enfekte eden mikroorganizmaların yok edilmesi ve zehir etkisi gösteren maddenin etkisiz duruma getirilmesi gibi değişik şekillerde olabilir.

II. Bağışıklığın Tarihçesi

Hastalıklarda korunma konusunda, XV. yüzyılda Çinlilerin çiçek hastalığına karşı koruma sağlamak için, hastalardaki çiçek yaralarının kurutulup toz haline getirilmiş kabuklarını burunlarına çektikleri bilinmektedir. Ancak, çiçek hastalığı döküntülerinin bu biçimde kullanılması, bazen koruyuculuk bir yana, hastalığa tutulmaya neden olabilir. Bağışıklık tedavisi, yani bağışıklık tepkilerinden yararlanılarak tedavi yöntemi, Edward Jenner’in ve Louis Pasteur’ün aşılama çalışmalarından sonra ortaya çıkmıştır. Edward Jenner, inek çiçeği hastalığına yakalananların çok ender olarak insan çiçeğine tutulduklarını gözlemlemiş ve 1796’da küçük bir erkek çocuğuna önce ılımlı dozda inek çiçeği mikrobu, daha sonra da insan çiçeği mikrobu vermiş, inek çiçeği virüsleriyle uyarılan bağışıklık sisteminin, insan çiçeğine karşı da bedeni savunduğunu belirlemiştir. Louis Pasteur de 1879’da, uzun süre bekletilmiş tavuk kolerası kültürünün tavuklarda hastalık yapma gücünü önemli ölçüde yitirdiğini, bekletilmiş kültürle aşılanan tavukların, taze bakteri kültürüyle de hastalanmadıklarını bulmuştur. Zayıflatılmış ya da ölü bakterilerden, o mikropların yol açtığı hastalığa karşı direnç kazandırması amacıyla hazırlana ürüne aşı, bunun bedene verilmesine ise aşılama denir. Aşılama kolera, difteri, kızamık, kabakulak, boğmaca, kuduz, tetanos, tifo, sarıhumma ve çocuk felci gibi hastalıklara karşı uygulanır.

Jenner ve Pasteur’ün bu öncü çalışmalarından sonra, Paul Ehrlich, beden sıvılarıyla ilgili bağışıklık kavramını öne sürmüş (kuram, bağışıklığı sağlayan ana etkenlerin, hücrelerin üreterek kana salgıladıkları kimyasal maddeler, yani antikorlar oldukları düşüncesine dayanıyordu), Elie Metchnicoff da hücresel bağışıklık kuramını geliştirmiştir (bu kurama göre, bedenin artık ürünlerini temizlemekle görevli akyuvarlar olan fagositler, yabancı maddeleri arayıp bulurlar ve hastalık etkeni organizmaya karşı bedeni koruyan temel savunma sistemini oluştururlar). Günümüzde her iki kuram da doğrulanmıştır.

III. Bağışıklık Sistemini Oluşturan Yapılar

Bağışıklık sisteminin organları lenfoid dokulu organlardır. Bu organlar dalak, lenf düğümleri, bademcik, kırmızı kemik iliği, timüs bezi, karaciğer ve bağırsaklardaki peyer plaklarıdır.

a) Dalak: Dalak, karın boşluğunun sol üst tarafında, diyaframın al¬tında bulunan, yaklaşık 200 gram ağırlığında bir organdır. Dalağın orta yüzü üzerinde, kan damarlarının girip çıktığı göbek (hilum) bu¬lunur. Dalağın doku yapısında; kan yapıcı özel bağ dokusu (lenfoid), lenfoblast, lenfosit, retikulum hücreleri ve ince retiküler teller bulunur. Dalağın çevresi ise lenf düğümlerinde olduğu gibi ince bir zarla çevrilmiştir. Dalağın asıl görevi; kanı süzmek, lenfosit ve monosit üretmektir. Makrofajları vasıtasıyla yaşlı ve ölü alyuvarları, kan pulcukları ve mikropları parçalar. Ayrıca kan bakımında zengin olduğu için, gerektiğinde depo ettiği kanı dolaşıma verir. Kanda bulunan antijenlere tepki olarak, vücut savunması için lenfosit üretir. Doğum öncesi karaciğerle birlikte kan da üretir. Dalak, hayatın devamı için zorunlu bir organ değildir; ameliyatla alınması durumunda, işlevleri diğer lenfoid or¬ganlar tarafından da gerçekleştirildiğinden canlı yaşamaya devam eder.
b) Lenf Düğümleri: Düğümlerin etrafı, bağ dokusundan yapılmış bir kapsülle çevrilmiştir. Bu kapsülden düğüm içine uzantılar girer; uzantıların arası, retiküler doku denilen özel bir doku çeşi¬di ile doludur. Bu dokuda lenfoblastlar, lenfositler ve retiküler doku telleri bulunur. Lenf düğümleri, hem kan yapıcı, hem de savunma işini gören organlardır. Düğüm-lerin içine giren mikroplar tutulur. Bu esnada düğümler sertleşir ve büyür; elle yoklanabilir hale gelir. Vücutta koltuk altı, kasık, çene altı, boyun, dirsek ve göğüs böl¬gelerinde bol bulunur.
c) Bademcikler: Bademcikler, yutak duvarına gömülmüş stratejik öneme sahip yapılardır. Lenf sıvısı, bademciklerin içerisinde bulu¬nan lenf damarlarından boyun ve çene altı düğümlerine doğru akar. Bu esnada lenf damarlarının duvarlarından lenfositler salgılanır. Solunum ve sindirim sistemi vası¬tasıyla vücuda girebilen mikroplar, buradan salgılanan lenfositler tarafından temizlenir. Aksi halde bu mikropların ciddi enfeksiyonlar oluşturma tehlikesi vardır. Herhangi bir enfeksiyon durumunda bademcikler iltihaplanırlar.
d) Kırmızı Kemik İliği: Kırmızı kemik iliği, ağsı doku hücrelerinden ve çok sık bu¬lunan kılcal damarlardan oluşur. Kırmızı kemik iliğinde bulunan retiküler hücrelerle, karaciğerin yıldız şeklindeki kupfer hücreleri, Retikula - Endoteliyal Sistemi oluştu¬rur. Bu sistem depo etmek, fagositoz yapmak ve antikor çıkarmak suretiyle, vücudu zararlı maddelere karşı korur. Toksik ve mekanik etkilerle uyarılan retikulum hücrelerinden histiyositler ya da makrofajlar amipsi hareketlerle uyarılan yerlere giderek burada mikroorganiz¬maları fagositoz ederler.

Kırmızı kemik iliğinin ana hücrelerinden lenfositler mey¬dana getirilir.

e) Timüs Bezi: Tiroid bezinin altında, göğüs boşluğunda ve soluk borusunun önünde bulunur. Timüs bezi bağ dokusundan yapılmış ince bir kapsülle çevrilmiştir. Kapsül, diğer lenfoit organlarda olduğu gibi bezin içine girerek onu bölmelere ayırır. Timüs bezinin bölmelerinde, retiküler hücreler ve lenfositler bulunur. Kan, lenf damarları ve sinirler bağ doku bölmeleri boyunca uzanır. Timüs bezi doğumdan önce ve doğumdan hemen sonra lenfosit meydana getir¬erek vücudu enfeksiyonlardan korur.

IV. Enfeksiyonlara Karşı Savunma

Organizmaların bağışıklık sistemlerini uyaran ve organizma için yabancı olan tüm moleküllere antijen (immunojen) denir. Antikor oluşturmayan maddeler antijen değildir. Antijenler hem antikor oluşumuna sebep olur, hem de kendisine karşı oluşan antikorla, gerek vücut içerisinde, gerek vücut dışarısında reaksiyona girerler.

Bir maddenin antijen olabilmesi için oldukça büyük bir molekül ağırlığına sahip olması, verildiği organizma için yabancı olması ve organizmadan çabuk atılmaması gerekir. En iyi antijenler, kompleks yapıya sahip olan maddelerdir. Örneğin; bakteriler, kan hücreleri gibi.

Antijenlerin çoğu, protein yapısında veya proteinle bir¬leşmiş polisakkarit, ya da yağlardan oluşmuş yapılar ola¬bilir. Bağışıklık sistemi, antijen özelliği olan çok benzer özellikte maddeleri birbirinden ayırabilir. Örneğin; bağışıklık sistemi, bir tane amino asidi farklı olan proteinleri bile birbirinden ayırabilecek özelliğe sahiptir.

Bağışıklık sistemi, çeşitli enfeksiyon etkenlerine karşı yaptığı savunmayı antikor adı verilen özel bir protein üreterek gerçekleştirir. Her antikor çeşidi, özel bir antijene karşı üretilir. Bu nedenle bir antikor, kendisinin üretilmesine neden olan antijeni rahatça tanıyıp bulabilir.

Antikorlar, yapısal olarak globular protein şeklindedir. Bu proteinlere immunoglobulinler de denir. Her immunoglobulinin yapısında dört adet amino asit zinciri vardır ve bu zincirler disülfat bağlarıyla birbirine bağlanmıştır. İmmunoglobulini meydana getiren amino asit zincirindeki amino asitlerin sırası, kendilerine özeldir. Bu sıralama immunoglobulinin fizyolojik özelliğini belirler. Antikorlar, değişken ve sabit yapılara sahiptirler. Kısa zincirlerin uç kısımlarında değişken bölge bulunur. IMMÜNOGLOBUUN ÇESITLEKİ

Bazı immunoglobulin çeşitleri şunlardır:

İgG: Normal insan serumundaki immunoglobulinlerin % 80 İgG teşkil eder. İgG'ler, plasentadan geçebilen tek immunoglubulinlerdir. İgG sınıfından antikorlar genellikle presipitasyon, toksin nötralizasyonu gibi testlerde etki gösteren antikorlardır.

İgM: Normal insan serumundaki immunoglobulinlerin % 7-10'unu teşkil eder. En büyük immunoglubulinlerdir. İgM'ler, aglütinasyon ve virüs nötralizasyonu gibi olaylarda etkilidirler. Enfeksiyonları esnasında ilk oluşan antikor¬lardır. Bir diğer özelliği ise embriyosal yaşamda, antijenlere (enfeksiyonlara) fetüste oluşabilen antikorlardır. Plasentadan geçemezler.

İgA: İnsan serumundaki immunoglobulinlerin %15'ini İgA oluşturur. İnsan ve diğer memelilerin göz yaşı, salya, bu¬run, bronş, bağırsak, süt, tükürük, idrar, burun salgıların¬da bulunur. İgA’lar, virüsleri nötralize edebildikleri gibi bakterilerin dokuya yapışmasını da önler.

İgD: İnsan serumunda az olarak bulunur. Bu immunoglobulinin antikor etkinliği olduğu ispatlanmıştır.

Antijen-Antikor Reaksiyonları : Bir antijenle birleşecek veya onunla reaksiyona girecek olan antikorlar; o antijene özel bir yapıda sentezlenir. Uygun antijenle uygun antikor bir araya geldiğinde antijen - antikor kompleksi oluşur ve antijen etkisiz hale getirilir. Her canlıda antijen - antikor ilişkisi özgüldür. Antijen - antikor tepkimelerinin özgüllüğü, türler arasındaki benzerliklerin ortaya çık¬masında da kullanılır. Bir hayvanın kanı,diğer bir hayvana enjekte edilirse, doğal olarak antikor meydana gelir ve prespitasyon adı verilen çökelme olayı meydana gelir. Bu antikorlar, yakın akrabalıkları olan hayvanların kanında da aynı çökelmeleri meydana getirir. Hayvanlar arasında akrabalık derecesine göre çökelme oranı ortaya çıkar. Yakın akrabalarda çökelme az,akrabalık dereceleri uzak olan hayvanlarda ise, çökelme yüzdesi yüksektir.

Genellikle antikorlar antijenler¬le direkt temasa geçerler. Bu temasla meydana gelen reaksiyonlar, aglunitasyon, çökelme, nötrleşme, patla¬ma, ve bütünleşme sistemleri olmak üzere beş çeşit tepki gösterir.

Aglutinasyon: Antikorla antijenler birleşir ve bu şekilde antijenler inaktifleştirilmiş olur.    Presipitasyon (Çökelme): Antikor ve antijenler bir kompleks meydana getirir ve bu bileşik çözeltiden ayrılarak çökelir.

Nötrleşme: Antikor yabancı maddenin zehirli kıs¬mını kapatır ve zarar vermesini önler.

Eritme: Antikor antijene bağlandıktan sonra hücre (bakteri) zarının erimesine sebep olur. Hücrenin yapısı bozulduğundan antijen etkisiz hale getirilmiş olur. 

Bütünleşme Sistemi: İnaktif olarak plazmada bulunan bu sistem, antijen-antikor kompleksi tarafından aktifleştirir. Sonuçta uyarılan bütün¬leşme sistemi bir seri reaksiyona girer. Bu sis¬temin enzimleri ortamdaki patojenleri yok eder.

V. Bağışıklığın Oluşumu   

Bağışıklık sistemi vücutta, hücresel ve sıvısal olmak üzere iki çeşit bağışıklık oluşturur.

Hücresel Bağışıklık: Bakteri, virüs ve mantarların yaptığı enfeksiyonlara ve antijenlere karşı özel hücreler oluşturulması şeklinde bağışıklıktır. Bu hücreler, lenfosit adı verilen beyaz kan hücreleridir. Hücresel bağışıklığı sağlayan lenfositlere T lenfosit adı verilir. T lenfositler, yabancı dokuları da yok eder. Organ naklinin zorluğu, yabancı dokuları yok etmeye çalışan T lenfositlerden kaynaklanır.

Vücutta oluşan antijene, onu taşıyan bir lenfosit bağlanarak antijenleri etkisiz hale getirir. Bazen de makrofaj denilen hücreleri uyararak harekete geçirir.

Antijenin vücuda girişinden, kanda antikorun görülme¬sine kadar yaklaşık bir haftalık durgun bir evre geçer. İlk antikor tepkisi yavaş yavaş düşük bir noktaya kadar artar, daha sonra ise düşer. Buna birincil tepki denir. Antijenin ikinci defa bu bireye girişinde, da¬ha kısa bir durgunluk evresinden sonra, hızlı bir antikor üretimi başlar. Buna da ikincil tepki adı verilir. Antikorun ikincil tepkisi oldukça yüksek bir seviyeye kadar artar, daha sonra yavaş yavaş azalır. Yeniden zaman zaman antijen verilmekle antikor düzeyi yüksek tutulabilir. İkin¬cil tepki, sürekli doğal enfeksiyonların etkisi altında kalan ve daha önce antijen almış bireylerde ortaya çıkar.

Sıvısal (hümoral) Bağışıklık: Enfeksiyonlara karşı üretilip kanla vücuda dağıtılan antikorlarla sağlanır. Antikorlar, sentezlenmelerine neden olan antijenin, fagositoz yapan hücreler tarafından sindirilmesini kolaylaştırır. Bir yandan da antijenlere bağlanarak onları etkisiz duruma getirir. Antikorlar molekül olarak “Y” harfine benzer ve antikorun iki tane antijen bağlanma bölgesi vardır. Kuyruk kısmı da antikorun çeşidini belirler. Antikorlar, B lenfosit denilen akyuvar tarafından üretilir. Virütik enfeksiyonlara karşı üretilen antikorlara özel olarak interferon denir. Lenfositler; kan, lenf sıvısı, lenf düğümleri, timüs bezi ve dalak gibi doku ve organlarda bol bulunur.

Bağışıklık sistemini oluşturan hücreler, kemik iliğinin kök hücre adı verilen hücrelerinden oluşur. Kemik iliği kök hücrelerinin etkili hücreler durumuna gelebilmesi için bazı organlarda farklılaşması ve gelişmesi gerekir. Gelişmesi tamamlanmış olan lenfositler vücuda dağılır. Daha sonra antijenlerle karşılaşan bu hücreler, her antijen çeşidine karşı etkin hücreler olarak bağışıklık tepkilerini oluşturur. Bazı lenfositleri oluşturacak öncü hücrelerin bir kısmı, timüs denen beze girerek olgun lenfositlere (T lenfosit) dönüşür, bir kısmı da kan yapıcı dokulardaki kök hücrelerinden farklılaşıp olgunlaşır (B lenfosit).

Akyuvarların, vücuda giren antijen özelliğindeki yabancı maddeleri fagosite ederek yok eden nötrofil, monosit gibi çeşitlerine fagosit denir.

Vücuttaki antijen miktarı az olduğunda, iltihaplanma gibi bir durum olmadan antijenler ortadan kaldırılır. Antijen miktarı, mevcut fagositlerin başa çıkamayacağı kadar fazla ise fagositler bunları aşırı miktarda yer. Bir süre sonra da yedikleri aşırı miktardaki antijeni sindiremediklerinden fagositler parçalanır. Parçalanan fagositlerden irin (cerahat) oluşur. Bu durumda lenfositler harekete geçerek antijenleri ve hücre artıklarını yok eder.

VI. Bağışıklık Çeşitleri

Organizmanın antijenle ilk karşılaştığında, vücudun antikorları sürekli olarak yapabilmeyi öğrenmesi ve üretilen antikoru hazır olarak tutabilmesi gerekir. Bağışıklık denilen bu özellik doğuştan gelen ve sonradan kazanılan bağışıklık olmak üzere iki çeşittir.

1)Doğuştan Kazanılan Bağışıklık:

Organizmaların, türüne ve bireysel özelliklerine göre doğuştan sahip olduğu bağışıklığa doğal bağışıklık adı verilir.

Doğal bağışıklık, bir çok faktör tarafından etkilenmekte¬dir. Bunlar genetik, anatomik, doku ve sıvılardaki koruyu¬cu maddeler, yaş, hormonlar gibi faktörlerdir. Örneğin, Herpes simplex virüsü tavşanlarda öldürücü olduğu halde, insanlarda özellikle dudaklarda uçuk denen kabartılara yol açar. İnsan Herpes simplex'e karşı doğuş¬tan bağışıklıdır. Bu doğal bağışıklık, büyük ölçüde, plazma¬da bulunan ve her hangi bir antijenle karşılaşmadan var olan antikorlarla sağlanır. Doğal bağışıklık, bazı hastalık¬lara karşı insan vücudunu korur. Bu hastalıklar hayvanlar¬da görülen tavuk kolerası, sığır vebası gibi virüs hastalık¬larıdır. İnsan vücudu bu hastalıklara karşı dirençli olduğundan yakalan¬maz. Diğer yandan, insanlar için öldürücü ve ağır seyre¬den çocuk felci, kabakulak, insan kabakulağı ve frengi gibi hastalıklara da hayvanlar dirençlidir. Benzer şekilde; boğmaca, kızamık gibi bazı hastalıklar sadece insanlarda görülür, başka canlılarda görülmez. İnsan dışındaki organizmaları etkileyen bazı hastalıklara karşı tüm insanlar doğuştan bağışıklıdır.

2) Sonradan Kazanılan Bağışıklık:

İnsanın doğumdan sonra bazı hastalıklara karşı bağışıklık kazanmasıdır. Yapay olarak oluşan bir bağışıklıktır. Vücudun kendi savunma mekanizmalarıyla ya da dışarıdan alınan koruyucu maddelerle kazanılır. Bu nedenle aktif bağışıklık ve pasif bağışıklık olmak üzere ikiye ayrılır:

a)Aktif bağışıklık: Organizmanın, hastalık yapıcı etkenlerle karşılaştığında kendi savunma maddelerini kendisi üreterek kazandığı dirence aktif bağışıklık adı verilir. Aktif bağışıklık, iki şekilde kazanılabilir:

-Vücuda mikropların girmesi ve bağışıklık sisteminin uyarılıp çalıştırılmasıyla sağlanır. Bu nedenle insan mikroorganizmayı alınca, hastalanır. Vücut bu sırada bağışıklığını kazanır. Hatırlayıcı hücreler sayesinde bir daha aynı hastalığa yakalanmaz. Örneğin, kabakulak hastalığına bir kere yakalanılır. Çünkü kabakulak hastalığına karşı üretilen savunma maddeleri ölünceye kadar vücutta kalır. Tetanos gibi bazı hastalıklara karşı üretilen savunma maddeleri ise vücutta birkaç yıl kaldıktan sonra yok olur.
-Aşılama yoluyla da aktif bağışıklık kazanılar. Aşı ile zayıflatılmış ya da öldürülmüş mikroorganizmalar vücuda verilir. Bağışıklık sistemi bu yolla uyarılarak aktif bağışıklık kazanılması sağlanır. Bağışıklık süresi uzundur. Hastalanmadan önce belirli zamanlarda yapılan aşılar, vücudun aktif bağışıklık kazanmasını sağlayarak hastalanmayı önler. Koruyucu sağlık hizmetlerinin amacı da aktif bağışıklık kazandırarak insanların hastalanmalarını önlemektir.

b)Pasif Bağışıklık: Önceden hazırlanmış antikorların vücuda verilmesiyle kazanılan bağışıklığa pasif bağışıklık adı verilir. Pasif bağışıklık, çoğunlukla hasta insana serum verilerek kazanılır. Serum, belirli bir enfeksiyona karşı üretilmiş antikorları bulunduran sıvıdır. Serumlar, çoğunlukla at, koyun ve sığır gibi hayvanların kanından elde edilir. Aktif bağışıklık kazanılmasının olanaksız olduğu durumlarda pasif bağışıklık sağlayacak uygulamalar yapılır. Örneğin, ağır yaralanmalarda tetanos hastalığına karşı acil koruma gerektiğinden, tetanos antikorları içeren serum yapılır.

Bebekler, bazı antikorları annesinden plasenta yolu ile almıştır. Ayrıca bebekler anne sütü yoluyla da antikorlar alırlar.  Bebeklerin bu yollarla bazı hastalıklara yakalanmamaları ve hastalıklardan korunmaları da bir pasif bağışıklıktır. Bu yolla kazanılan bağışıklık, kısa sürelidir ve sadece bebeği korumaya yöneliktir.Bebek enfeksiyonlara karşı koyma yeteneğini kısa süre sonra kendisi geliştirir. Örneğin; bebek doğduğu günlerde kızamık hastalığına yakalanmaz; çünkü bu hastalığa karşı gerekli antikorları annesinden plasenta yoluyla ya da anne sütüyle almıştır. Fakat bu antikorlar yaklaşık 9 ay sonra yok olduğu için bebeğe kızamık aşısı yapılmalıdır.

VII. Doku ve Organ Aktarımı Bağışıklığı

İnsandan insana doku ve organ nakil işlemleri günümüzde en çok uygulanan işlemler haline gelmiştir. Doku naklinde, aktarılan doku antijenlerinin, aktarıldıkları organizmada meydana getirdikleri immünolojik tepkiler büyük önem taşımakta ve aktarılan dokunun başarılı olup olmadığı bu tepkilere bağlı olmaktadır. Bugüne kadar en başarılı doku nakli kan gruplarının naklidir. Kan grupları, eritrositlerin yüzeylerinde bulunan karbonhidrat yapısındaki antijenlere göre tespit edilmektedir. Kan aktarımında alıcı ve vericilerin uygun olması durumunda başarı ile sonuçlanmaktadır. Kan dışındaki doku ve organlarda da antijen grupları bulunmak¬tadır. Bu sebeple aktarıldıkları organizmada bir bağışık cevap oluşturmaktadırlar. Doku ve organlardaki antijen gruplarının tespiti, kan grupları gibi kolay değildir; ayrıca bu yapılar, aktarıldıkları organizmada hayat boyu görev yapmaları gerekmektedir. Bu sebeplerden dolayı doku ve organ nakli, kan nakli gibi kolay gerçekleşmez.

Dokuların atılmasını önlemek için bazı önlemler alınmak¬tadır. Bunların dayandığı temel, alıcının bağışıklık tep¬kimesi gösteren organları değişik yöntemlerle felç edilerek (X ışınları ile ışınlama, lenfosit yapımını azaltan ilaçlar) antikor üretimi azaltılmaya çalışılır. Yapılan bu işlemler, vücudun mikroplara karşı savunma gücünü azalttığından en küçük enfeksiyon durumunda dahi ağır klinik vakaları ortaya çıkabilir.

VIII. Bağışıklık Sistemi Bozuklukları

Vücudun enfeksiyonlara karşı savunma ve korunmasını sağlayan sistemin herhangi bir yerinde oluşan bozukluk, Bağışıklığın bozulmasına neden olur. Bunlara bağışıklık yetmezliği hastalığı denir. Bağışıklık sistemi bozukluklarının başlıca belirtileri şunlardır:

-    Kronik enfeksiyonlar
-    Beklenmeden sık tekrarlanan enfeksiyonlar
-    Tedaviye tam cevap vermeyen enfeksiyonlar
-    Deri döküntüleri
-    Gelişme geriliği
-    Tekrarlayan apseler (yaralar)

Bağışıklık yetmezliği hastalıkları, genel olarak iki öbekte toplanır: Doğuştan bağışıklık yetmezliği hastalıkları; sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları. Sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları daha sık görülür.

Doğuştan bağışıklık yetmezliği hastalıkları: Birleşik ve şiddetli bağışıklık yetmezliği, ender görülen bir anormalliktir. Kemik iliği aktarımının gelişmesinden önce mutlaka ölümle sonuçlanan bu hastalıkta, bağışıklık sisteminin hem T hücreleri, hem de B hücreleri görevlerini yapamazlar. Bir başka bağışıklık yetmezliği olan DiGeorge sendromu, timüsün gelişmesindeki yetmezlikten, buna bağlı olarak da bağışıklık sisteminin T hücrelerinin gelişmemeleri ve yeterli düzeyde çalışmamalarından kaynaklanır.  DiGeorge sendromu bulunan hastalar, virüs ve mantar enfeksiyonlarına duyarlıdırlar.

Sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları: Sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları, birincil (bağışıklık sistemi zayıflığından kaynaklanır) ya da ikincil ( yani kanser gibi bir hastalıktan sonra) olabilirler.En sık rastlanan birincil bağışıklık yetmezliği hastalığı İgA denilen immunoglobulindeki seçicilik yetmezliğidir; her 500 kişiden birinde görülür ve çoğunlukla akciğer enfeksiyonuyla birliktedir. Bazı başka immunoglobulinler (özellikle İgA ve İgM) de, bazı kişilerde hiç bulunmayabilir ya da çok düşük düzeyde bulunabilir; bu durum tekrarlayan enfeksiyonlar nedeniyle ciddi klinik sorunlara yol açabilir.

Hastanede yatarak tedavi görenlerin %5’inde, ikincil sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği bulunduğu sanılmaktadır. Bu durum genellikle, asıl nedeni oluşturan kanser ya da özbağışıklık (bağışıklık bozukluğu) hastalıklarıyla ilişkilidir. Ayrıca bir çok hastada bağışıklık sistemi zayıftır. 1980 yılının başlarında ortaya çıkan, sonradan edinilen ikincil bir bağışıklık yetmezliği olan AIDS (acquired immunity deficiency syndrome) günümüzde son derece önemli bir soruna dönüşmüştür.

Tedavi: Bağışıklık yetmezliği hastalıklarını tedavi olanakları, bu hastalıkları teşhis olanaklarının gerisinde kalmıştır.  Birkaç bağışıklık yetmezliği ile doğuştan T hücresi yetmezliği, kemik iliği aktarımıyla ya da bazı durumlarda dölüt karaciğeri ve timüsü aktarımıyla tedavi edilebilmektedir. Antikor yetmezlikleri, özellikle İgG yetmezliği, hastaya belirli aralıklarla insan gammaglobülini verilerek tedavi edilebilir. Bu yöntem, hastalığın nedeni olan hücresel noksanlığı gidermekte etkili olmaz; ama eksik hücre ürününü (antikoru) yerine koymaya yarar ve böylece tekrarlanan enfeksiyonları önler. Tedavide, enfeksiyon etkeni mikroorganizmanın tanınması ve mikroorganizmaya karşı etkili olabilecek antibiyotiklerin hızla uygulanması son derece önemlidir.

Besinlerde protein eksikliği, dalağın alınması, diyabet, geniş yanıklar, alkol kullanmaktan kaynaklanan siroz ve ileri yaşlılık durumları da bağışıklık sisteminde bozukluklara neden olabilir. Örmeğin; geri kalmış ülkelerin çoğunda, protein eksikliğinden kaynaklanan bağışıklık sistemi bozukluklarına dayalı ölüm oranları oldukça yüksektir.

İnsanda, bağışıklık sisteminin sağlığını korumak için şüpheli durumlarda öncelikle kromozom incelemesi yapılmaktadır.

AIDS vb. bağışıklık yetmezliğine neden olan hastalıklardan korunmada en önemli faktör tek eşliliktir. Ayrıca bu hastalıklardan korunmak için; eş cinsel ilişkide bulunulmamalıdır; kan nakli, diş tedavisi gibi durumlarda kullanılan araç – gereçlerin steril olmasına dikkat edilmelidir; kuşkulu durumlarda zaman kaybetmeden hekime gidilmelidir.