7 Haziran 2017 Çarşamba

Bedri Rahmi Eyüboğlu

Bedri Rahmi Eyüboğlu
1913 yılında Görele'de doğdu. Ailesinin beş çocuğundan ikincisidir. Trabzon Lisesi'nde okurken, 1927'de bu okula resim öğretmeni atanan Zeki Kocamemi'nin öğrencisi oldu. Onun derslerinin etkisi ve okul müdürünün özendirmesiyle 1929'da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'ne (şimdi Mimar Sinan Üniversitesi) girdi. Burada Nazmi Ziya ve İbrahim Çallı'nın öğrencisi oldu. 1930'da eğitimini bitirmeden, ağabeyisi Sabahattin Eyüboğlu'nun yanına Paris'e gitti. Orada André Lhote'un yanında resim çalıştı. Daha sonra evleneceği Rumen asıllı eşi Eren Eyüboğlu ile de burada tanıştı. 

Yurda döndükten sonra 1934'te D Grubu'nun dördüncü sergisine otuz resmi ile katıldı. İlk kişisel sergisini de aynı yıl Bükreş'te açtı. 1934'te katıldığı Akademi'nin diploma yarışmasında üçüncü oldu. Bu derece ile mezun olmak istemediği için bir yandan diploma yarışmasına yeniden hazırlanırken, bir yandan da bir süre Çerkeş demiryolu yapımında çevirmenlik yaptı, Tekel Genel Müdürlüğü'nde çalıştı. 1936'daki diploma yarışmasında Hamam adlı kompozisyonuyla birinci oldu. Aynı yıl Moskova'da düzenlenen Çağdaş Türk Sanat Sergisi'ne katıldı. 1937'de Cemal Tollu'yla birlikte Akademi'nin Resim Bölümü Şefi Léopold Lévy'nin asistanı oldular. Bedri Rahmi birçok ressamın katıldığı CHP'nin kültür programı çerçevesinde resim yapmak için 1938'de Edirne'ye, 1941'de de Çorum'a gitti. Bu dönem resimlerinde köy manzaraları, köy kahveleri, faytonlu yollar, iğde dalı takmış gelinler gibi Anadolu'ya özgü görünümler egemendir. 

1940'lardan sonra duvar resimlerine yöneldi. Bedri Rahmi 1950 yılında bir kez daha Paris'e gitti ve İnsan Müzesi'nde (Musée de I'homme) ilkel kavimlerin sanatını inceledi. Bu incelemeleri "güzel"in aynı zamanda "yararlı"da olabileceği, "yararlı" olmanın "güzel"in gücünü eksiltmeyeceği düşüncesine ulaşmasına yol açtı. Bu düşünce ise onun bundan sonraki sanat görüşünü tümüyle etkiledi, yönlendirdi. Mozaik çalışmalarına 1950'de başladı. 1960 ve 1961'de iki kez ABD'ye gitti. Orada birçok geziye katıldı, konferanslar verdi ve resim çalışmaları yaptı.1969'da Sao Paulo Bienali'nde (iki yıllık sergi) onur madalyası kazandı. Ayrıca 1940'ta Devlet Resim ve Heykel Sergisi'nde resim dalında üçüncülük, 1943'te aynı serginin 4.sünde ikincilik ve 1972'de de 33. sergide birincilik ödülünü aldı. Ölümünden sonra 1976'da Ankara'da "Yaşayan Bedri Rahmi" adıyla bir sergisi düzenlendi. Aynı yıl İstanbul'da da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde adına düzenlenen bir sergiyle anıldı. 1984'te İstanbul'da "Bedri Rahmi-Her Dönemden" adlı bir toplu sergisi açıldı. 

Bedri Rahmi 1927'de başladığı resim öğretmenliğini ölümüne değin sürdürmüş, Akademi'deki atölyesinde sayısız öğrenci yetiştirerek, çağdaş Türk resmi için bu açıdan da etkili ve yararlı olmuştu. 

Bedri Rahmi 1928'de daha lise öğrencisiyken şiir yazmaya başlamıştır. Şiirlerine, 1933'ten sonra Yeditepe, Ses, Güney, İnsan, İnkılapçı Gençlik ve Varlık dergilerinde yer verilmiştir. 1941'den başlayarak çeşitli şiir kitapları yayımlanmıştır.

Halk edebiyatının masal, şiir, deyiş gibi her türüne karşı duyduğu hayranlık, şiirlerine de yansımıştır. Halk dilinden ve şiirinden aldığı öğeleri kendine özgü bir biçimde kullanarak halk diline yaklaşma çabasını sonuna dek götürmüştür. Bu nitelikleriyle şiirleri, resimleriyle büyük bir benzerlik gösterir. Akıcı, rahat bir dille kaleme aldığı gezi ve deneme yazılarında ise sürekli gündeminde olan halk kültürü, halk sanatı konularındaki görüşlerini sergilemiştir. Bedri Rahmi Eyüboğlu 21 Eylül 1975'te vefat etti.

Bedri Rahmi Eyüboğlu'ya, somut, elle tutulurcasına maddi bir yaşama sevincinin şairi denebilir... Dünyayı belki de ressamca algılayışının bir sonucu olarak, şiirlerinde renklerin, kokuların elle tutulurcasına, gözle görülürcesine maddi bir somutluğu var. Çağdaş edebiyatımızda bu özellikleri büyük ölçüde bir de Sait Faik'te (şiirlerinde ve hikâyelerinde) görüyoruz... Serbest bir konuşma dili edasıyla söylenmiş şiirlerinde Orhan Veli'nin ve Nâzım Hikmet'in etkileri duyumsanıyor. Fakat Nâzım Hikmet'in çok sonraları, 1950 sonrasında yakınlık duyacağı ve o dönemdeki şiirlerinde yansıtacağı türkü şiir tadını, Bedri Rahmi'de en başlardan beri buluyoruz... Türküler, deyimler, renkler, masal dilinden esintilerle, kendine özgü ve şiirimizde örneğine çok az rastlanan desenli bir şiir dili var. Anadolucuğuyla Ceyhun Atuf’a yakın. Ama acıdan çok yaşama sevincini yazmaya yatkın, masal ve bilmece dilinden öğeler taşıyan diliyle, yer yer Asaf Halet'e yaklaşıyor. M.Eloğlu ve C. Yücel'deki şaşırtmaca ve (onlardakinden daha lirik) humor özelliklerini de buluyoruz Bedri Rahmi'nin şiirinde. Doğa, maddi yaşama sevinci, bereket... şiirinin kendine özgü ana temalarını oluşturuyor. Kendi döneminin ve kendinden sonraki dönemlerin bir çok şairini etkilemiş, genç kuşakların çok şey öğrenebilecekleri özgün bir şair.

27 Mayıs 2017 Cumartesi

III.Sultan Selim : 1761 - 1808

OSMANLI Padişahlarının yirmi sekizincisidir. 24 Aralık 1761 günü İstanbul'da doğdu. Babası III. Mustafa, annesi Mihrişah Sultan'dır. Kudretli bir hükümdar olmaktan ziyade sanatkâr ruhlu bir insan ve devrimci bir padişah olarak ün yaptı. Ülkesini batı uygarlığına doğru itmek isterken karşısına dikilen dini taassubun kurbanı oldu. Kabakçı İsyanı ile Yeniçeriler tarafından katledildi (28  Temmuz 1808). Hükümdarlığı 18 yıl sürdü.

Müneccimler, oğlu Selim'in bir cihangir olacağını söyleyince, Sultan III. Mustafa buna tam mânasıyle itikat etmiş ve şehzadesini geleceğin büyük bir cihangiri olarak görmeye başlamıştı. Bu yüzden onu yanından ayırmamış, devletin mühim işlerini, büyük dertlerini hep ona anlatmış, onun fikrini aldıktan sonra kendi düşündüklerini söylemiş ve oğlu Selim'i her bakımdan mükemmel bir padişah olarak yetiştirmek için kendisi de bizzat çalışmıştı.

Ancak ne vardı ki, III. Selim 28 yaşında tahta çıktığı vakit ne Osmanlı Ordusu artık eski gücünde bulunuyordu, ne de kendisi o kadar cesurdu. Bilâkis tamamen tersine idi: III. Selim gevşek, yumuşak ve halim-selim bir insandı, can yakmaktan hiç hoşlanmazdı.  Musikiyi sever, süslü besteler yapar,  şiirler yazardı. Osmanoğullarının arasından  pek çok bestekâr çıkmış fakat bunların hiçbiri III. Selim'in kâbına erişememişti.  Engin   musiki  bilgisinin yanı sıra mükemmel ney ve tambur çalardı. Onun hâmiliği sayesinde, saltanat yılları sırasında Türk musikisi bir altın devir yaşamış ve başta Hamamîzade İsmail Dede Efendi ile Sadullah Ağa olmak üzere birçok büyük bestekâr ortaya  çıkmıştı. Kendisi de bestekârlık yönünden devrinin en ünlü bestecilerinden hiç de aşağı değildi. 100'ün üzerinde bestesi bulunan III. Selim'in eserleri bugün dahi dillerde dolaşır: 

Âb u tâb ile bu şeb haneme canan geliyor 
Halvet-i ülfete bir Şem-i şebistân geliyor 
Perçemi, zîver-i dûş ü nigehi âfeti hûş 
Dil-i sevdâzedeye silsile-cünbân geliyor 

Bu arada pek takdir ettiği bestekâr ve hanende Hacı Sadullah Ağa'nın, sarayda Mihribân adındaki en gözde câriyesiyle aşkı karşısında hiddete gelip bu büyük musiki üstadını zindana attırması hikâyesi de vardır. Ancak Hacı Sadullah Ağa'nın zindanda bulduğu Beyati-Araban makamıyle yaptığı bir beste ile kendisini affettiği gibi Mısırlı câriye Mihribân ile de evlendirmişti. III. Selim'i büyük yapan, devrin akışını görerek ülkesinin artık eskimiş bulunan düzenini değiştirmek isteyişidir. Onun «Nizâm-ı Cedîd» adını verdiği «Yeni Düzen»  memleketin batılılaşma yolunda en büyük hamlesidir. Yeni okullar açıp, batıdan öğretmenler getirtip yeni bir ordunun çekirdeğini ortaya çıkarırken yeterince haşin davranmayışı pek aleyhine oldu. Gericiler bu devrimci padişahı önce tahtından, sonra da başından ettiler.

Ayaklanma, Boğaz'daki Karadenizli Yeniçeri yamakları arasında başladı. Kastamonulu Kabakçı Mustafa adındaki neferi kendilerine reis seçen yamaklar önce Hâriciye Nâzırı Mahmut Raif Efendi'yi, sonra Boğaz Nazırını parçalamışlar ve kumandanları Haseki Halil Ağa'yı Şehit ettikten sonra mürtecilerin gerçek reisi olan Köse Musa Paşa'dan emir beklemeye koyulmuşlardı. III. Selim'in üzerine titrediği yeni ordusunu bu çapulculara karşı kullanmak istemeyişi büsbütün aleyhine oldu. 28 Mayıs 1807 günü Ni-zâm-ı Cedîd'i zorla ilgaya mecbur edilen III. Selim, Topal Atâullah Efendi'nin fetvası ile tahttan indirildi. Ancak iş bu kadarla da bitmiyordu. Gözünü kan bürümüş olan Yeniçeri'ler tahtından indirilmiş bulunmasına rağmen III. Selim'den çekiniyorlardı. Devlet işlerinden elini-eteğini çekmiş olan bu sanatkâr ruhlu insanı ortadan kaldırmak gerektiğine inandılar.

Otuz kadar âsi, sâkıt padişahın Topkapı Sarayı'ndaki dairesini bastıklarında III. Selim ney çalmakla meşguldü. Üzerinde en ufak bir silâh olsun yoktu. Bu yüzden üzerine hücum eden âsilere, elindeki kamış ney ile mukabele ederek kendini korumaya çalıştı. Bu arada haremi Refet Kadınefendi ile hizmetçisi Pakize Usta, gözlerini kan bürümüş bu zorbalara karşı III. Selim'i korumaya kalkıştılar. Fakat bu iki kadını saf dışı bırakmak hiç de zor olmadı isyancılar için.

Sonra hep birden, elindeki ney ile nefsini müdafaaya çalışan III. Selim'in üzerine çullandılar. O anda sağ şakağı üzerinde bir kılıç parladı. Sanatkâr ruhlu insan kanlar içinde yere yuvarlandı. O anda ölmüştü III. Selim.

Talihin garip bir cilvesiyle III. Selim'i tekrar tahta çıkartmak üzere büyük bir ordu ile İstanbul'a gelerek o gün sarayı işgal eden Alemdar Mustafa Paşa, Arz odasının kapısı  Önünde  III. Selim'in parçalanmış cesediyle karşılaşmıştı...

Lâleli'de, babasının türbesinde toprağa verildi. Arkasında «Büyük reformcu», «Büyük bestekâr» ve «Büyük şair» gibi ölümsüz namlar bıraktı III. Selim....

II. Sultan Mahmut : 1785 - 1839

Reformları ve tarihimize «Vaka-i Hayriye» adıyle geçen Yeniçeri Ocağı'nı ortadan kaldırmasıyle ün yapan Osmanlı Padişahadır. Amcası Üçüncü Selim'in öldürülmesi üzerine tahta çıktı (1808). Otuz bir yıl süren saltanatı boyunca batılılaşma hareketine öncülük etti, birçok yenilikler soktu yurda. Besteci ve ozan oluşunun yanısıra mükemmel bir hattattı. 54 yaşındayken vefat etti. Türbesi istanbul'da «Türbe» adiyle anılan semttedir.

Amcası Üçüncü Selim'in öldürülmesi üzerine tahta oturan II. Mahmut, amcasının başladığı devrim hareketine sahip çıkmaya hazırdı, ama ne çâre ki karsısında devrin diktatörü Alemdar Mustafa Paşa ile sinmiş gibi görünmesine rağmen henüz gücünden bir şey kaybetmemiş olan bir Yeniçeri Ocağı vardı. Ülke ise karma karışıktı. Arnavutluk'tan Yemen'e, Mısır'dan Manisa'ya kadar bütün yurtta mütegallibe âdeta birer hanedan kurmuş gibiydi. Sınır boyları ise savaşla doluydu. İkinci Mahmut böyle zor bir durumda çıktığı tahtta, amcasının yarıda bıraktığı işi tamamlamasını bildi. Bu arada askerlik sanatını bir yana bırakıp dışarıda hamallık kayıkçılık gibi işlerle uğraşan, ayrıca devletten ulufe (üç aylık maaş) alan yeniçerilerin başıboş düzenlerini de dağıtıp bu ocağın yerine muntazam ve batılı anlayış içinde bir ordu  kurmayı başardı.

İkinci Mahmut, başta yeniçeriler olmak üzere Kapıkulu Ocakları'nı ortadan kaldırmak için tam onyedi yıl büyük bir sabır içinde bekledi. Yunanistan ayaklanmasiyle dahi başa çıkamayan ve kumandanlarının da tüm güvenini yitirmiş olan yeniçerilerin pek yakında bulunan bir harp vukuunda hiç bir işe yaramıyacakları besbelliydi. İkinci Mahmut bu ocağın ortadan kaldırılması konusunda amcasının yolunu tuttu. Ancak ne var ki III. Selim'in başına gelenler ona gayet iyi bir ibret dersi olduğundan basiretli hareket etti. Önce kumandanlıklara, yeni bir ordunun kurulmasına taraftar kimseleri getirdi, sonra dolambaçlı bir yol seçerek «Eşkinci Ocağı» adı altında modern bir asker ocağı kurulacağını ve bu ocağa yeniçerilerin de gönüllü olarak girebileceklerini ilân etti (25 Mayıs 1825). Tam bir serkeşlik içinde bulunan yeniçeriler bunu bile hoş karşılamayıp 14 Haziran 1825 akşamı ayaklandılar. Ertesi sabah Etmeydanı'na çıkarak "istemezük diye bağırışıp kazan kaldırdılar."

Sadrâzam Benderli Selim Paşa, İzzet Ağa ve Hüseyin Paşa'lara emirlerindeki askerleriyle şehre gelmeleri emrini verirken, Şeyhülislâm Tahir Efendi de Sultanahmet Meydanı'nda Sancak-ı Şerif açtı, etrafına belli başlı bütün ulema ile yüksek medrese talebesini topladı. Kazan kaldıran âsilerin aleyhinde ateşli nutuklar söylemeye koyuldu. Tophane'den çıkartılan topçu birlikleri de Etmeydanı ile Aksaray'daki yeniçeri kışlalarına sevkedilmişti. Tarihte ilk kez yeniçeri kışlaları topa tutuldu. Ağa Hüseyin Paşa, emrindeki asker ve ondan daha kalabalık bir halk kitlesi ile kışlalara hücum etti. Aralarında Tophane İmamı Hacı Hafız Ahmet Efendi'nin de bulunduğu asker ve halk topluluğu cebren kışlalara girdi. Kanlı bir boğuşma başladı. O gün daha güneş batmadan her şey bitmişti. 6000 yeniçeri öldürülmüş, en az 20000 yeniçeri de tevkif olunup uzak yerlere sürgün edildiler. Böylelikle Yeniçeri Ocağı tarihe karıştı. Şan ve şeref dolu yıllardan sonra bir çapulcu yatağı halini almış bulunan 465 yıllık Yeniçeri Ocağı yerini «Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye» adını taşıyan yeni orduya terketti. Ağa Hüseyin Paşa ilk Serasker (Savunma Bakanı) olarak bu yeni orduyu kurmaya memur kılındı. Eski Saray (Bugünkü İstanbul Üniversitesi Merkez binası) seraskerlik, Süleymaniye'deki Yeniçeri Ağalık Sarayı da Şeyhülislâmlık binası yapıldı. Vak'a-i Hayriye adiyle anılan bu hareket ile memlekette reformlar devri başlamış oldu. Önceleri halk arasında «Gâvur Padişah» adı verilmesine rağmen işe kıyafet kanunu ile girişti (3 Mart 1829). Din adamları dışında kalan bütün devlet memurlarına fes, ceket ve pantolon giydirtti. Sarığı, cüppeyi ve kaftanı ilk atan da kendisi oldu. Sonra bu yeni kılık içindeki resimlerini resmî dairelere astırdı. Saray teşkilâtının yanısıra devletin işleme düzeni de tamamen değiştirildi. Yurtta başdöndürücü bir imâr hareketi başlarken buharlı gemiler ile makineler getirtildi. Yeni matbaalar açıldı, 1 Kasım 1831 gününden itibaren devlet tarafından Türkçe, Fransızca ve Arapça olarak hazırlanan «Takvim-i Vekâyi» gazetesi yayınlanmaya başladı. Batı musikisi, bando, orkestra, opera ve tiyatro yurda girdi. Harbokulu ile Tıp Fakültesi kuruldu.

Bütün bunları başardı ve bütün bir millete zorla da olsa kabul ettirdi. Fakat bunların başarılması yolunda karşılaştığı gaileler sağlık durumunu hayli bozmuştu. Verem denilen o amansız illete yakalandı. Hekimlerin bütün ihtimamına rağmen, günden güne eridi gitti. Nihayet 54 yaşındayken, hayata gözlerini yumdu.