3 Aralık 2017 Pazar

Laiklik

Laiklik, dünya işlerini din işlerinden, dini otoriteden bağımsız olarak ele almak anlamında kullanılır. Laikleştirmek ise, dinle ilgisi olmayan işleri, dünya ve devlet işlerini dini görüşlerden bağımsız hale getirmektir. Hukuki olarak karşılığı devlet ile din işlerinin ayrılığı; devletin, din ve vicdan hürriyetinin gerçekleşmesi bakımından tarafsız olmasıdır. 

Laiklik, dinin kamu hayatı üstündeki etkisini sınırlamak amacı güder. Laikliğin başlangıcı, 14. yüzyılda din adamları sınıfının ve teokrasinin son bulmasına yol açmış olan mücadelelere dayanır. Philippe le Bel ile kanun koyucularının bu konudaki katkısı çok büyük olmuştur. Bu kimseler, kralın kişiliğinde, siyasetini tam bir bağımsızlıkla yürüten kişi ile, kilisenin uyarılarına kulak veren özel kişi arasında kesin bir ayırım yaptılar. Ardından, Papa 7. Bonifacius de Glericis Laios bildirisinde, o zamana kadar birbirini tamamlayan iki terim olarak kabul edilmiş olan din adamı ve laik terimleri arasında ayırım yapmak gerektiğini belirtti. 

Rönesans ve Reform, düşüncenin laikleştirilmesini daha da hızlandırdı. Mesela, kral 8. Henri, Padovalı Marcille’in “Defensor Pacis” (1324) ine dayanarak, kendine İngiltere kilisesini yönetmek hakkını tanıdı. Fransız İhtilali (din adamlarının görev ve yetkileriyle ilgili yasa, hayır kurumlarının, evlenmelerin, takvimin laikleştirilmesi), Papalık’ ın  önleme gayretlerine rağmen 19. Yüzyıl boyunca gitgide yayılan laik düşünceyi kabul ettirdi. 

Laikliğin felsefi, siyasi ve hukuki anlamları aynı değildir. Felsefi bakımdan laiklik, iman ve inanç yerine aklın hakimiyetini kabul eden bir anlayıştır. Bu anlayışa göre devletin dinden uzaklaşması, hatta dine karşı çıkması gerekir. Siyasi açıdan laiklik, siyasi iktidarın dini kudretten ayrılmasıdır. Laikliğin hukuki anlamı, soyut olarak devlet ile dinin birbirine karışmaması şeklinde ifade edilir. Ancak olaylar ve çeşitli ülkelerdeki uygulamalar, özellikle hukuki tarifin tam gerçekleşmediğini gösterir. Tarih süresince devlet, kişilerin dini inançlarının, karşı inançtaki kimseler tarafından saldırıya uğramasını veya baskı altında tutulmasını önlemek zorunda kaldı. Ayrıca dinin, ülkenin temel düzenini bozabilecek etkilerini önleyebilmek için, devletin, her devrin veya sosyal çevrenin şartlarına göre, olumlu müdahalesi de gerekti. Laiklik ile din hürriyeti kavramları, devletin dini eşitliği sağlamak zorunda kalması yüzünden birbirine yaklaştı. İlk çağlardan yakın çağlara kadar din, resmi bir nitelikte göründü. Ancak teokratik devlet düzeni, daha Ortaçağda başlayan çatışmalar sebebiyle dini ve dünyevi iktidarların birbirinden ayrılmasıyla sonuçlandı. Bu gelişmede aydın din adamlarının çabaları, tabii hukuk anlayışı ve Fransız ihtilali gibi dini, siyasi ve felsefi etkenler olumlu bir rol oynadı. Bugün dünyada din ile devlet ilişkileri bakımından çeşitli sistemler uygulanır. Bu sistemler çeşitli anayasalarla pozitif hukuk alanına girmiştir. Günümüzde teokratik veya yarı teokratik anayasa sayısı azdır: Yemen, Suudi Arabistan anayasaları gibi. Çoğunlukta olan laik anayasa tipidir. Devletlerin çoğunda, iktisadi ve sosyal rejimlerdeki ayrılıklar ne olursa olsun, laiklik ilkesine yer verilerek, din kurallarının devlet yönetiminde bir rol oynayamaması esas kabul edilmiştir. 

TÜRKİYE’ DE LAİKLİK

Osmanlı devletinin, özellikle hilafetin Osmanoğulları’ na geçişinden sonra bütünüyle teokratik bir yapısı oldu. Bununla birlikte, siyasi, askeri ve iktisadi konularda, özellikle kamu hukuku alanında, din kuralları dışında kalan birçok kanuna yer verildi. İslam hukukunun yürürlükte olduğu Osmanlı İmparatorluğu’nda, bu hukukun boş bıraktığı idare işleri gibi alanlarda, padişah emirlerinden ve bunlara dayanan teamüllerden meydana gelmiş bir hukuk düzeni (Tevkii Abdurrahman Paşa kanunnamesi gibi) vardı. Ancak Osmanlı devleti, çeşitli ıslahat çabalarına girişmesine, meşruti monarşi dönemine geçmesine rağmen, gerçek anlamıyla laiklik ilkesini benimsemedi, dış baskıların ve içteki batı taraftarlarının etkisiyle devletin, Osmanlı vatandaşları arasında dinlerine göre ayırım yapmamayı taahhüt etmesi de teokratik özelliği değiştirmedi. Kurtuluş Savaşı’ nda meclis, milli kurtuluştan başka bir şey düşünmediği için, hilafet ve saltanata bağlılığını belirtiyordu. Milli hakimiyet ilkesinin siyasi hayat üstündeki gerçek belirtisi ve Türkiye’ de laiklik bakımından atılan ilk ciddi adım, saltanatın kaldırılması oldu. Bu suretle dini ve siyasi otoritelerin devlet teşkilatı içinde aynı elde toplanmış olması engellenmiş oluyordu. Bununla birlikte halifenin bu sıfatına dayanarak onun din ve dünya işlerinde Hz. Muhammed’ e vekillik ettiği kabul ediliyordu. Cumhuriyetin ilanından sonra halifelik meclis dışında kaynağını milletten alan dini bir başkanlık görevi niteliği aldı. Nihayet 3 Mart 1927 tarihinde, 341 sayılı kanunla halifelik de kaldırıldı. Böylece laik devletin gerçekleşmesine engel sayılan önemli bir hukuki kuruluşa da son verilmiş oldu. Ne var ki, laiklik ilkesi, yine de tam anlamıyla gerçekleşmiş sayılamazdı. Çünkü hilafetin ilgasına dair kanunda “Hilafetin hükümet ve cumhuriyetin mana ve mefhumunda esasen mündemiç” olduğu açıkça belirtilmişti. Halifelik kaldırılırken, Tevhidi Tedrisat Kanunu kabul edildi; Şeriye, Evkaf ve Erkanı Harbiyesi Umumiye Vekaleti’ nin ilgasına dair (3 Mart 1924 tarih ve 429 sayılı) kanun madde 1 ile Şeriye vekaleti de kaldırılarak, ibadetle ilgili bütün işleri yönetmek üzere, Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti’ nin ilk anayasası olan, 20 Nisan 1924 tarihli Teşkilatı Esasiye Kanunu madde 2, “Türkiye devletinin dini islamdır” hükmünü taşıdığı için, uygulamada değilse de, hukuk alanında devletin teokratik karakteri devam ediyordu. Devlet dininin islam dini olduğu belirtilmekle birlikte, şeri hükümlere yer verilmemiş, siyasi iktidarın kaynağının ilahi olduğu kabul edilmemiştir; nitekim yürütme-yasama organları şeri esaslara bağlanmadı. 1924 Anayasası 26. maddesinin ilk şeklinde şeri hükümleri TBMM’ nin yerine getireceği belirtilmişti. 16. maddeyle de milletvekillerinin ve cumhurbaşkanlarının yeminlerinde "vallahi” kelimesine yer veriliyordu. Bunlar zamanın gereği olarak konmuş hükümlerdi ve anayasa 70. maddesiyle vicdan hürriyetini açıkça koruyordu. Atatürk anayasanın laik esaslara uydurulması gerektiğini, gerçek laikliğe ancak bu suretle ulaşılabileceğini Nutuk’ ta belirtiyordu. Söz konusu hükümler 10 Nisan 1928 tarihli ve 1222 sayılı kanunla kaldırıldı. Kanunun gerekçesi olarak devletin laik ve demokratik bir cumhuriyete yönelmesi gereği gösteriliyor ve bir kanunla anayasanın 2., 16., 26. ve 38. maddeleri değiştirilerek “Türkiye’ nin resmi dini” kaydı kaldırılıyor,  meclisin şeri hükümleri yerine getirmesi görevine ve yeminlerdeki dini niteliğe dair hükümler anayasadan çıkarılıyordu. CHP’ nin 1931’ deki kongresinde parti doktrinini meydana getiren 6 ana hedef, parti programında gösterildi, bu hedeflerden biri olan laiklik, 1937 yılında 3115 sayılı kanunun  yaptığı bir değişiklik anayasada yer aldı ve bir anayasa kurumu oldu. Türkiye’ de laiklik, sadece din ile devletin ayrılığını ifade eden bir nitelik değil, aynı zamanda vicdan hürriyetine imkan veren ve akılcılığı sağlayan bir temel kural olarak ortaya çıktı. Laikliğin temel bir anayasa kuralı haline gelmesinden önce, bu konu ile ilgili bazı kanunlar yapıldı. Tevhidi Tedrisat Kanunu yanında, 30 Kasım 1925 tarih ve 677 sayılı “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Kapatılması ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Yasaklanması ve Kaldırılması’ na Dair Kanun” kabul edildi. 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Medeni Kanunu’ nun 110. maddesiyle medeni nikah ilkesi yürürlüğe girdi. 

Türk Ceza Hukuku’ nda laiklik aleyhine işlenen suçlar iki grupta toplanabilir. Birinci gruba din hürriyeti aleyhine işlenen suçlar girer. Din hürriyeti, vicdan ve ibadet hürriyetlerinin birleşmesinden meydana geldiğine göre, suç, vicdan ve ibadet hürriyetlerine karşı ayrı ayrı işlenmiş de olabilir. Burada devletçe tanınmış dinlerden birini tahkir maksadıyla dini işlerin veya ibadet ve ayinlerin icrasına engel olmak, din ve mezheplerden birini tezyif ve tahkir yolunda yayımda bulunma, mabetlerde bulunan eşyayı, yine tahkir maksadıyla yıkmak, bozmak başka biçimde zarara uğratmak veya ruhani görevlilere karşı şiddet kullanmak, onlara hakaret etmek gibi suçlar söz konusudur. İkinci grupta, devletin laik düzenini koruyucu ceza hükümleri yer alır. Bu hükümlerde ele alınan konulardan biri, devletin laik düzeninin korunması amacıyla cemiyet kurma ve toplanma hürriyetlerinin düzenlenmesidir. Türk kanunlarında, bu düzenlemeyle ilgili 2 hükme rastlanır: 

Cemiyetler kanununun 9. ve Ceza kanunun 163. maddeleri. Her iki madde de dini cemiyetleri yasaklar. Cemiyetler kanununun 9/B maddesi, dini amaçlarla cemiyet kurmayı yasaklarken, Ceza kanunu madde 163, devletin temel nizamını yıkmağa yönelmiş dini cemiyetleri cezalandırır. Ayrıca cemiyetler kanununun 33. maddesi bu tip cemiyetlerin kurulması halinde uygulanacak müeyyideyi gösterir. Bu maddeye göre, böyle bir cemiyeti kuran veya yönetenler hareketleri daha ağır bir müeyyide uygulanmasının gerekli kılmadığı takdirde TCK madde 526 uyarınca cezalandırılırlar. Ayrıca kurulmuş olan cemiyet de feshedilir. Maddede yer alan ve daha ağır cezayı gerektiren fiil, Ceza kanunun 163. maddesine göre cemiyet kurmaktır. Sözü geçen 163. maddenin 1. fıkrasına göre “Laikliğe aykırı olarak devletin içtimai ve iktisadi veya siyasi veya hukuki temel nizamlarını, kısmen de olsa dini inanç ve esaslara uydurmak amcıyla cemiyet tesis, teşkil, tanzim veya sevk ve idare edenler cezalandırılırlar “ hükmünü koyar. Maddenin koruduğu konu laik devletin sosyal, iktisadi ve hukuki temel düzenidir. Maddede yer alan sosyal düzenden amaç, devletin fert ile olan ilişkilerine ve ferde karşı yapmayı üstüne aldığı görevlere ait temel kurum ve kurallardır. Mesela dini öğretimde bulunmak üzere kurulan bir cemiyet, laik olarak düzenlenmiş bulunan eğitim sistemiminin dini inançalara uydurulmasını istediği için, sosyal düzene karşı gelmiş olur. Ayrıca oruç tutmayanların cezalandırılmasını istemek de sosyal temel düzene karşı çıkmanın bir başka örneği olarak gösterilebilir. Devletin anayasasında açıklanmış bulunan temel siyasi ilkelere aykırı olarak cemiyet kurmayı amaç edinmek ve böyle bir cemiyeti kurmak 163. maddeye göre suçtur. Mesela devletin resmi bir dininin bulunmasını isteyen ve bu amaçla kurulan bir cemiyet, 163. maddenin kapsamına girer. Yine 163. maddede sözü geçen hukuki temel düzen, yürürlükteki mevzuata hakim olan prensip ve hükümlerin tümüdür. Devletin unsurları belirtilen temel düzenini değiştirmeyi hedef tutan bir cemiyetin, bunların hepsini birden değiştirmek amacına yönelmiş olması gerekli değildir. Bunlardan sadece birini, mesela, temel içtimai düzeni değiştirmeyi amaç edinen bir cemiyetin kurulmuş olması 163. maddenin uygulanması için yeterlidir. Suçun maddi unsuru, belirli amaçlarla cemiyet tesis, teşkil, tanzim, sevk ve idare etmek ve böyle bir cemiyete girmek için yol göstermektir. 163. maddede yer alan “cemiyet” teriminden, sadece teşkilatlı bir cemiyeti değil, aynı zamanda fiili biraraya gelişleri de de anlamak gerekir; aksi halde maddenin kapsamı hayli daralmış olacaktır. Sevk ve idare edenler kavramından, cemiyetin başkanlığını veya yöneticiliğini yapanlar, yani cemiyetin yönetim kadrosu içinde bulunanlar anlaşılır. Bu kadro içinde yer alan kişilerin bu sıfatları taşımaları veya taşımamaları önemli değildir. Failin bu cemiyet içindeki fonksiyonu önemlidir. Diğer bir hareket biçimi, maddede, cemiyete girmek olarak belirtilmiştir. Buna göre kurulmuş ve yönetici kadrosu meydana getirilmiş bir cemiyete girmek de suç sayılmış ve müeyyide altına alınmıştır. Ayrıca yine maddeden çıkan bir başka hareket biçimi, cemiyete girmek için yol göstermek fiilidir. Böylece, bir kimseyi cemiyete girmek için azmettirme, teşvik gibi davranışlar da suçun maddi unsurunu gerçekleştirmeğe yeterlidir. 163. maddedeki suçun gerçekleştirilmesi için, failin; devletin iktisadi, hukuki, siyasi ve içtimai temel düzenlerini, kısmen de olsa dini inanç ve esaslara uydurmak amacıyla hareket etmesi gerekir. Yani failde, bu şekilde bir özel kastın bulunması gereklidir. Bu nokta gözönünde tutulduğunda cemiyetin böyle bir amaçla bir amaçla kurulmuş olduğunu bilmeksizin cemiyete girmiş olan kimse cezalandırılmayacaktır. Diğer taraftan 163. maddedeki anlamıyla kurulan bir cemiyetin diğer unsurlar tamamlandıktan sonra suç teşkil eden bir fiil olarak ortaya çıkabilmesi için, “laikliğe aykırı olması” şartının gerşekleşmesi de gerekir. 

163. maddede yer alan hareketlerin önemine göre, faillere verilecek cezalar da farklıdır: 163/1’ e göre, cemiyeti tesis, teşkil, sevk ve idare veya tanzim edenler 2 yıldan 7 yıla kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılır; cemiyete girenlere veya girmek için yol gösterenlere ise altı aydan aşağı olmamak üzere hapis cezası verilir (163/2). Aynı maddenin diğr fıkralarında, fikir hürriyetinin düzenlenmesi suretiyle laikliğin korunması ele alınmaktadır. Önce devletin laik düzenine karşı yapılan propaganda fiili söz konusudur. Ceza kanunu madde 163’ ün son 3 fıkrası, devletin temel nizamlarını dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla din propagandası yapılması esasıyla ilgilidir: (laikliğe aykırı olarak devletin içtimai veya iktisadi veya siyasi veya hukuki temel nizamlarını kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydırmak amacıyla veya siyasi menfaat veya şahsi nüfus temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek her ne surette olursa olsun propaganda yapan veya telkinde bulunan kimse cezalandırılır). Kanun koyucu, bu fiilleri düzenlerken, devletin iktisadi, siyasi, içtimai ve hukuki temel düzenlerinin, laikliğe aykırı olan din propagandasıyla zedelenmesini önlemek istemiştir. Fail bakımından suç bir özellik göstermemektedir. Herhangi bir kimse bu suçu işleyebilir. Suçun maddi unsuru, din, dini duygulara veya dince kutsal tanınan şeyler aracılığı ile ve her ne suretle olursa olsun, propaganda yapmak veya telkinde bulunmaktır. Maddede sözü geçen dini duygulardan maksat, fertlerin veya toplulukların dini konulardaki inançlarıdır. Suçun esası, belli amaç ve araçlarla din propagandası veya telkini yapmaktır. Fikri açık bir şekilde belirtmeyen veya düşünceyi anlayabilecek yetenekte olmayan bir topluluğa yapılan propaganda suç meydana getirmez. Çünkü bu durumda bir fikir etrafında taraftar toplayabilme imkanı yoktur. Propaganda, her türlü vasıtayla yapılabilir. Söz, yazı, sanat gösterileri ile propagandanın gerçekleştirilmesi mümkündür. Maddi fiil ve hareketlerle de propaganda yapılabilir. Maddede sözü geçen “telkin” terimi propagandadan farklı bir husustur; fark, telkinin bir kişiye karşı yapılmış olmasıdır. Propaganda amacının gerçkleşmesi veya halk üstünde etki göstermesi, suçun tamamlanması için şart değildir. Maddede yazılı hareketlerden birinin yapılması suçun tamamlanması için yeterli sayılır. Bu bakımdan failin hem propaganda yapması, hem de telkinde bulunması halinde, ortada yine de tek bir suç vardır. Manevi unsur yönünden, failde, devletin temel düzenini dini inanç ve esaslara uydurmak amacının varlığı; yani böyle bir  özel kastın bulunması gereklidir. Failin hareketlerindeki amacın laikliğe aykırı oluşu, suçun cezalandırılabilme şartını meydana getirir. Propaganda suçunu işleyenler hakkında 1 yıldan 5 yıla kadar ağır hapis cezası verilir (Ceza kanunu madde 163/4). 

Laiklik aleyhine işlenen başka bir suç da, şahsi veya siyasi çıkar ve nüfuz elde etmek amacı ile propaganda yapmak fiilidir. Bu alandaki hükümler, Türk Ceza Mevzuatı’ nda, 6187 sayılı özel bir kanunla düzenlenmiştir. Bu kanunun konusu, devletin hukuki, siyasi, içtimai, iktisadi ve laik temel nizamlarına karşı bir tecavüz olmasa da, din propagandası yapmanın suç teşkil edeceğidir. Yapılan propaganda, devletin herhangi bir temel nizamını dini esas ve inançlara uydurmak amacını gütmese dahi, dini, şahsi veya siyasi menfaatlere alet ediyorsa suç teşkil edecektir. Demek ki, burada önlenmek istenen, din hürriyetinin kötüye kullanılmasıdır. Bu suçun faili herkes olabilir. 6187 sayılı kanunun düzenlemiş bulunduğu, propaganda yapmak ve telkinde bulunmak fiilinin manevi unsuru, siyasi veya şahsi menfaat veya nüfuz temin etme maksadıdır. Failin cezalandırılabilmesi için, bu amaçla hareket etmiş olması şarttır. Yani failin özel kasıtla hareket etmesi gerekmektedir. Kanunda sözü geçen, siyasi menfaat veya nüfuz kavramı iktidarda kalmak veya iktidara geçmek için, seçim propagandalarında, dinin bir vasıta olarak kullanılmasıyla siyasi menfaat elde etmek amacını ifade eder. Yine, maddede sözü geçen “şahsi nüfuz” terimi, bir kimsenin içinde bulunduğu toplumda, dini alet eden propaganda veya telkinlerle, çevresi üstünde hakim ve farklı bir mevki elde etmek amacını ifade eder. Öbür yandan şahsi menfaat deyimi, 6187 sayılı kanunun ortaya çıkardığı bir kavramdır. Kanun, siyasi nüfuzu ayrıca açıklamış olduğuna göre, bu şahsi menfaatin propaganda ve telkinde bulunan kimsenin şahsına ait ve fakat gayri siyasi bir menfaat olması gerekmektedir. Propaganda veya telkini yapan kimse, 6187 sayılı kanun madde 5’ e göre 1 seneden 5 seneye kadar ağır hapis cezasına mahkum edilir.

Türkiye’de Siyasal Partiler

Diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de,  siyasal partilerin ortaya çıkışında “temsili demokrasi”nin ve “oy hakkının genişletilmesi”nin önemli bir rol oynadığı yadsınamaz. Türkiye’de ilk siyasal örgütlenmeler, I. Meşrutiyet döneminin sonlarında, gizli olarak kurulan derneklerle başlamıştır.

1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilânından sonra, dernek kurma özgürlüğü tanınmış ve siyasal partiler de, dernek statüsüne sokulmuştur. Bunun sonucunda, çoğunluğu daha önce kurulmuş derneklerin tabanları üzerinde olmak üzere, birçok siyasal parti kurulmuştur. 

Ulusal Kurtuluş Savaşı döneminde ise, bağımsızlık mücadelesini yürütmek üzere, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri oluşturulmuştur. Bu dernekler, Erzurum Kongresinde, “Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında; Sivas Kongresinde ise “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleştirilmiştir. 

Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, TBMM’nin kuruluşunda ve ulusal bağımsızlığın kazanılmasında çok önemli roller üstlenmiştir. 

23 nisan 1920’de toplanan TBMM’nin, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin programını uygulaması ve bir bütün olarak hareket etmesi beklenirken, zamanla birtakım gruplaşmalar ve düşünce ayrılıkları kendisini göstermiştir. Diğer yandan, yeni kurulan devletin yapısında, siyasal partiler gibi, birtakım çağdaş kuruluşlara da gereksinim duyulmaya başlanmıştır. Bu gelişmelerin sonucunda Mustafa Kemal Atatürk tarafından 9 Eylül 1923’te HALK FIRKASI (Cumhuriyet Halk Partisi) kurulmuştur.

Cumhuriyet Halk Fırkası

TBMM’de gruplaşmaların çoğaldığı ve siyasal yaşamda siyasal partilere gereksinim duyulmaya başlandığı bir ortamda, Mustafa Kemal, 6 Aralık 1922 tarihinde basına verdiği bir demeçle, “HALK FIRKASI” adını taşıyan bir siyasal parti kuracağını açıklamıştır. 

8 Nisan 1923 tarihinde ise, Mustafa Kemal’in, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı sıfatıyla, bir bildiri yayınladığı görülmektedir.

Dokuz maddeden oluştuğu için 9 umde (ilke) olarak anılan bu metin, bir “seçim bildirgesi” dir. Bu seçim bildirgesi, aynı zamanda, kurulacak parti için de bir program hazırlığı niteliğini taşımaktadır. 

Daha sonra Mustafa Kemal ve partinin kuruluşunu destekleyen milletvekilleri, tüzük hazırlıklarına başlamışlardır. 

Hazırlanan tüzükte, “HALKÇILIK”, “CUMHURİYETÇİLİK”, “MİLLİYETÇİLİK” temel   ilkeler olarak gösterilmiş; “ULUSAL EGEMENLİK”, “DEVRİM” ve “HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ” kavramlarına da yer verilmiş.

Daha sonra “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”, “HALK FIRKASI”na dönüştürülmüş ve Mustafa Kemal, 9 Eylül 1923’te İçişleri Bakanlığı’na başvurarak, “Halk Fırkası”nın kuruluşunu bildirmiştir.

Bu gelişim çizgisinin de ortaya koyduğu gibi, Cumhuriyet Halk Partisi, Kurtuluş Savaşı’nı örgütleyen ve yürüten  “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”nin devamıdır. 

Başlangıçta “Halk Fırkası” olan partinin adı, 1924 yılında “Cumhuriyet Halk Fırkası”, 1935 yılında da “CUMHURİYET HALK PARTİSİ” olarak değiştirilmiştir. 

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası

Terakkiperver Fırka, kuruluşunu tamamladıktan sonra, iktidara karşı sert eleştirilerde bulunmaya başlamıştır. Özellikle de on üç milletvekilliği için yapılan ara seçimlerde, kendilerine baskı yapıldığını iddia ederek, eleştirilerini arttırmıştı. Bu eleştiriler sırasında, parti mensuplarının "rakiplerine karşı din unsurunu kullanmayı faydalı" görmeleri, o sıralarda laikçi reformların başarılı olması için çok çaba gösteren Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa' nın şimşeklerini üzerlerine çekmişlerdir. Bu durum Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası' nın Mustafa Kemal Paşa tarafından, Cumhuriyet karşıtı ve gerici olarak damgalanmasına neden olmuştur.

Gazi, yeni partiyi; "parti dinsel düşünce ve inançlara saygılıdır" şeklindeki görüşünden dolayı, dini bayrak olarak kullanmakla suçlayarak, bu partinin programlarında; "Biz halifeliği yeniden isteriz. Biz yeni yasalar istemeyiz. Bize mecelle yeter. Medreseler, tekkeler, bilgisiz softalar, şeyhler, müritler, biz sizi koruyacağız; bizimle birlik olunuz! Çünkü, Mustafa Kemal'in partisi halifeliği kaldırdı. Müslümanlığı zedeliyor. Sizi gavur yapacak, size şapka giydirecek!" şeklinde, yeni rejime ters vaadlerde bulunduğunu ileri sürerek, T.C.F.'nı ".. en hain kafaların ürünü.. yurtta cana kıyıcıların, gericilerin sığınağı ve dayanağı" olmakla suçlamıştır.

Doğu Anadolu'da Şeyh Sait İsyanı sırasında, Başbakan Fethi Bey'in bu partinin liderleri ile görüşerek, kendilerini uyardığı, buralardaki parti teşkilatlarının ya frenlenmesini yahut da büsbütün kaldırılmasını önerdiği anlaşılmaktadır. Bu isyanın tehlikeli bir hal alması üzerine, Hükümet 25 Şubat 1925'te "dinin siyasete alet edilmemesi hakkında tasarıyı kanunlaştırdı.".Ancak Başbakan Fethi Bey hakkında, C.H.P. Grubunda Doğu olayları ile ilgili olarak verilen 18 imzalı soru önergesinden sonra, hükümete güven oylaması yapıldı ve Fethi Bey'e; 60'a karşı ,94 oyla güvensizlik gösterilmesi sonucu, kabine istifa etti. Yeni kabineyi kurmakla İsmet Paşa görevlendirildi. 

Şeyh Sait isyanı karşısında, Terakkiperver Fırka'nın da Fethi Bey kabinesine destek olduğu hatta, lideri Kâzım Karabekir Paşa'nın, bu hükümetin verdiği sıkıyönetim kararını olumlu karşılayarak, isyan konusunda; "Dini alet ittihaz ederek millî mevcudiyeti tehlikeye koyanlar lanete şayandır. Bu hareket vatana hiyanettir.." diyerek, isyanı kınadığı görülmüştü. Ancak gerek Karabekir Paşa'nın ve gerekse Rauf Bey ile öteki T.C.F. ileri gelenlerinin isyanı önlemek amacıyla, Takrir-i Sükun Kanunu'nun kabul edilmesiniğ isteyen İsmet Paşa'ya karşı çıkmaları, Cumhuriyet rejiminin korunması için radikal tedbirlere başvurulmamasından yana olduklarını ortaya koymuştu. Muhalefetin karşı çıkmasına rağmen, İsmet Paşa Hükümeti'nin bu konudaki isteği, T.B.M.M.'nde 4 Mart 1924 tarihinde 23 olumsuz ve 2 çekimsere karşı, 155 oyla kabul edilerek, Takrir-i Sükûn Kanunu yürürlüğe girdi,. Bu kanunla beraber de İstikâl Mahkemeleri de yeniden göreve başladı. 

Şeyh Sait isyanı bastırıldıktan sonra, asilerin elebaşlarının yargılanmaları sırasında, "Şark İstiklâl Mahkemesi, dini propaganda ve tahriklerle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı irtibatlı görerek Fırkanın kapatılmasına karar..." verdi. Bu kararda İstiklâl Mahkemeleri'nin, partinin isyanla ilişkisini, iddia etmesi ve partiye karşı hükümetin aldığı tavır da etkili olmuş, T.C.F. Bakanlar Kurulu Kararı ile, 5 Haziran 1925 tarihinde kapatılmıştır.

Terakkiperver Fırka ile Cumhuriyet Halk Fırkası arasındaki mücadele, bir noktadan bakıldığı zaman; Meşrutiyetle Cumhuriyet'in mücadelesi gibi düşünülebilir. İnönü'nün deyimi ile, "Terakkiperver Fırka erkanı(da), reformcu kimselerdi ama, Osmanlı reformcusu idiler." Oysa Atatürk, bütünüyle çağdaşlaşmadan yana olup, devrimci yöntemlerle hedefe varmak istiyordu. Bu nedenle, Şark İsyanını da bir ideoloji mücadelesi olarak değerlendirmiş etnik ve dinsel yanı olduğu savunulan isyanın bastırılmasından sonra, T.C.F.'nın Doğu'daki elemanları tevkif edilerek, parti hareketsiz bırakılmıştı.

Terakkiperver Fırka'nın kapatılmasından sonra planlanan İzmir suikasti ise, Meşrutiyetçilerle Cumhuriyetçilerin mücadelesinin son perdesi olmuş, bu isyan sırasında, iktidar Takrir-i Sükûn Kanunu'ndan yararlanarak basın üzerinde de sıkı bir denetim kurmuş ve bu suikastin liderlerinin yanı sıra, diğer muhalif simaların da etkisiz hale getirilmelerini sağlamıştır. Yaklaşık yedi aylık siyasi yaşamı kısa süren Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Cumhuriyet tarihinin ilk muhalefet denemesi olurken, 1930 yılına kadar yeni bir deneme yapılmayacaktı. 

Bu denemeden çıkarılan en önemli sonuçlardan birisi; çok partili rejim ile devrimlerin birlikte yürüyemeyeceğinin anlaşılmış olmasıdır. Bu nedenle, çok partili sistemin kurulması yolunda yeni bir denemeye girişilebilmesi için, Cumhuriyet yönetimi, devrimin tamamlanmasını beklemek zorunda kalacaktı

Şeyh Sait İsyanı

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kurulmasından yaklaşık üç ay sonra, Doğu' da (13 Şubat 1925) Şeyh Sait isyanı başladı. Aslında bu isyanı, Musul sorununda Türkiye’ yi zor duruma düşürmek isteyen İngilizler destekliyordu. İsyanın giderek genişlemesi ve cumhuriyetin varlığı için bir tehlike oluşturmaya başlaması karşısında, Başbakan Fethi Bey, TBMM'nde güvensizlik oyu ile düşürüldü. Yeni hükümeti İsmet Paşa kurdu. Bu hükümet güven oyu aldıktan sonra, Takrir-i Sükun (Sıkıyönetim) Kanunu, 4 Mart 1925'te TBMM'nde kabul edildi ve İstiklal Mahkemeleri göreve başladı. Doğu İstiklal Mahkemesi, isyanla ilgili bularak, TCF' nin kapatılmasına karar verdi. Bu gelişme sonrasında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Bakanlar Kurulu kararı ile 5 Haziran 1925 tarihinde kapatıldı. Bu siyasi mücadele, cumhuriyetçilerin, meşrutiyetçilere karşı zaferi ile sona erdi. Terakkiperver Parti' nin isyancılarla işbirliği ettiği belgelendirilememiştir. Bu partini genel başkanı Kazım Karabekir Paşa da isyancıları kınamıştır. Ancak Türk inkılabına karşı olan bazı kesimlerin, bu parti içine sızarak, muhalefet etmek eğiliminde oldukları anlaşılmaktadır.

İsyanı çıkaran Şeyh Sait ve yandaşları etkisiz hale getirildi ve başta Sait olmak üzere isyanın ileri gelenleri, idam edildi. Milli ordunun üçte ikisi bu isyanla uğraşmak durumunda kaldı. İngiltere ile Musul yüzünden bir sıcak savaşı bile göze almayı düşünen Türkiye'nin, bu konudaki pazarlık gücü azaldı. İsyan, Musul'un elden çıkmasında etkili oldu.

Mustafa Kemal’e  Suikast Girişimi

Kurtuluş Savaşımız'ın önderi Atatürk'e karşı çeşitli zamanlarda suikast girişimleri planlanmıştır. Bunlardan belki de en önemlisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kapatılmasından sonra, gerçekleştirilmesi düşünülen, ancak plan aşamasında kalan, İzmir Suikastıdır.  

Bu girişimi İttihatçı, eski milletvekillerinden ve Atatürk'ün muhaliflerinden Ziya Hurşit'in yönettiği anlaşılmaktadır. Suikast planını yapanların arasında eski İttihatçıların bulunması dikkat çekicidir.

İttihatçıların Maliye Bakanı Cavit bey, Çerkez Ethem'in arkadaşlarından Sarı Efe Edip, eski milletvekillerinden Dr. Nazım, İsmail Canbolat, Halis ile Eskişehir milletvekili Arif ve İzmir milletvekili Şükrü Beylerin de bu suikast girişiminin önde gelen sorumluları arasında yer aldığı anlaşılmaktadır. Bu gibi kimseler, Mustafa Kemal ve partisi ile siyasi alanda bir mücadeleyi göze alamadıkları için, onun varlığını ortadan kaldırmaya karar vermiş bulunuyorlardı. Mustafa Kemal'in 7 Mayıs 1926 tarihinde başladığı yurt gezisi sırasında, 15 Haziran'da İzmir'i ziyaret etmesi planlanmıştı. İşte bu ziyaret, suikastçılar için kaçınılmaz bir fırsat olarak değerlendirildi. Suikastın nasıl yapılacağı en ince ayrıntısına kadar belirlendi ve olaydan sonra Yunan adalarına kaçılması kararlaştırıldı.

Suikastı gerçekleştireceklerin, Sakız Adası'na kaçırılması işini üstlenen motor sahibi Giritli Şevki, Atatürk'ün İzmir'e gelişinin bir gün ertelenmesinden paniğe kapıldı. Bu kişinin durumu İzmir valisi'ne bildirmesiyle plan ortaya çıktı.

Yapılan baskın sonucu suikastı planlayanlar, suç araçları ile birlikte kaldıkları otelde yakalandılar. İstiklal Mahkemesi, konu ile ilgili olduğunu öne sürerek, Terakkiperver Cumhuriyet Partisi'nin bazı ileri gelenlerini de gözetim altına aldıysa da, daha sonra bu kişiler serbest bırakıldılar. İstiklal Mahkemeleri'nin suçlu bulduğu 13 kişi idam edildi

İzmir Suikastı planı, cumhuriyetçilerle, meşrutiyetçilerin mücadelesinin son perdesi oldu. Olaydan sonra, İttihatçılar tamamen safdışı edildi ve muhalefette bir varlık gösterebilmeleri söz konusu olmadı.
  
Serbest Cumhuriyet Fırkası

Takrir-i Sükûn Kanunu döneminde Türkiye'nin çağdaşlaşmasına yönelik önemli adımlar atılmış, hukuk sistemi değiştirilmiş, giysi ve yazı reformu yapılmış ve Anayasa'da laiklik doğrultusunda gelişmeler sağlanmıştı. Ancak ekonomik alandaki yoksulluk giderilememişti. Özellikle, 1929 yılında başlayan dünya ekonomik bunalımının olumsuz etkilerinin giderek artması ve aynı yıl memlekette kötü ürün alınması, halkın sızlanmalarına neden olmuştu. 

Bunun yanısıra, siyasal ve hukuksal anlamda eşitliği öngören Halkçılık İlkesi'nin,siyasal bir  slogandan öteye gidememesi, daha da kötüsü bu ilkeyi savunan C.H.P. içinde bazı partililerin, siyasi nüfuzlarını kullanarak, kendi çıkarlarını korumaya yönelik çabaları, Cumhurbaşkanı ve Parti Genel Başkanı Mustafa Kemal Atatürk'ü çok üzüyordu. İşte bu ıstıraplara çare aranırken, Başbakan İsmet Paşa, Cumhurbaşkanı'na şu öneride bulundu; "Meclis kürsüsünde hükümetin karşısına mebuslar çıkıp da bütün bu fenalık denilen, nüfuz suistimali denilen hadiseleri bağırarak söyleyip şikayet etmeleri usulü tesis olunmadıkça, biz, bu nüfuzu kötüye kullanma ve yanlış siyaset yapma hastalığından kurtulamayacağız." 

Aslında Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal de, bir diktatör havası vermekten hoşlanmıyordu. Sık sık çıktığı yurt gezilerinde halkın ne denli olumsuz şartlar içinde yaşadığını görüyordu. Bu durum, O'nun sürekli olarak hükümetten şikayet etmesine yol açıyordu. 

Özet olarak Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün bir muhalefet yaratmak istemesinin başlıca nedenleri şöyle sıralanabilir: 

1. Eskiden beri ülkede varolan yoksulluğun, Cumhuriyet döneminde de sürüp gitmesi ve halkın  şikayetleri. Bu durum siyasi rejimin geleceğini tehlikeye sokabilirdi. Mevcut hükümet ekonomik sorunları çözmede başarılı olamamıştı. 

2. Çağdaşlaşma yolunda 1923-30 yılları arasında en önemli inkılâplar gerçekleştirilmiş, bunlar Takrir-i Sükun Kanunu'nun koruyuculuğunda yapıldığı için, toplumsal tepkileri test edilememişti. Muhalefete izin verildiği zaman bu tepkiler ölçülebilecekti. 

3. Partiye üye olan, hatta Atatürk'e yakın olduğunu iddia eden bir çok insanların hallerinden, hareketlerinden şikayet edilmesi almış yürümüştü. Başka bir deyişle, siyasi "nüfuz suistimali" vardı.  

İktidar ile iyi ilişkiler içinde olmayı kendi çıkarları açısından gerekli gören; "Taşradaki eşraf, toprak ağası ve bir kısım tarım burjuvazisi ile kentlerde sınırlı biçimde gelişmiş bir kısım ticaret burjuvazisi de C.H.P. içinde egemen unsur olan bürokratlarla iktidar ittifakı yapmışlardı." 

4. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa, çağdaşlaşmayı demokratik sistemin kurulabilmesi ile mümkün görüyor, kendisinin diktatör olarak gösterilmesinden hoşlanmıyor ve "Ben millete miras olarak arkamda bir istibdad müessesesi bırakmak ve tarihe o suretle geçmek istemiyorum." diyordu. 

5. Takrir-i Sükun Kanunu 4 Mart 1929'da kaldırıldıktan sonra,Atatürk'ü değil, fakat İsmet Paşa'yı ve onun kabinesini hedef alan, "rejime sadık ve inançlı bir muhalefet " hareketi başlamıştı. Bu muhalefet siyasi bir çatı altında örgütlenerek, iktidara eleştirileriyle yol gösterebilirdi. 

6. Takrir-i Sükun Kanunu döneminde rejime karşı olanların önemli bir bölümü, "tehlike olmaktan çıkarılmış"  ve bir bölümü de sindirilmiş bulunuyordu. Bu ortam rejimi sarsmadan bir muhalefetin kurulmasına olanak sağlıyordu. 

7. Gazi, en yakın arkadaşlarından ve eski Başbakanlarından olup, Paris Büyükelçiliği görevinden yurda dönen Fethi Bey gibi rejime sadık, güvenilir bir muhalif bulmuştu. Fethi Bey, kendisine yazdığı bir mektupta; "Hükümetin parasal ve ekonomik konulardaki başarısızlığından, parlamentoda fikir özgürlüğünün olmayışından ve hükümetin sorumsuzluğundan.." yakınmıştı. Fethi Bey'in kuracağı bir muhalif partinin Türk Devrimi'ne karşıt tavır alması beklenemezdi. Böylelikle rejim güvence altında olurdu. 

Menemen Olayı

Gerici amaçlarını, muhalefet partilerinde gerçekleştirmeyi deneyen, ancak bu amaçlarında başarılı olamayan çevreler, rejime karşı olan nefretlerini bazı olaylarla da açığa vurmuşlardır. Bunlardan birisi de Menemen Olayı'dır. 

Dördünün adı Mehmet ve yaşları henüz 18'i bulmayan, ikisinin adı da Hasan olan Nakşibendi Tarikatı'nın üyesi altı kişi, 23 Aralık 1930 tarihinde Menemen' e gelerek, bir camiye baskın yaptılar. Camiden aldıkları yeşil sancağın altına toplanmayanların kılıçtan geçirileceklerini söyleyerek, halkı tehdit ettiler. Bu olayın başkahramanı olan yeşil sarıklı derviş Mehmet, kendisinin “Mehdi” (doğru yolu gösteren kişi) olduğunu, sınırda yetmişbin kişilik Halife ordusu’ nun” eklediğini duyurdu ve ilçede bir terör havası estirmeye başladı.   

Bu olayın bastırılması görevi, o sırada takımını sabah eğitimine hazırlayan Öğretmen Asteğmen Kubilay' a verildi. Silahlarında tahta eğitim mermileri olan askerler, süngülerini takınca, gericilerden biri silahını ateşleyerek, Kubilay' ı yaraladı. Derviş Mehmet, kör bir bağ bıçağı ile Kubilay' ın başını keserek, yeşil sancağın üzerine dikti. Bu olayda Kubilay'a yardıma gelen Bekçi Hasan ve Şevki de şehit edildiler.

Cumhuriyet ve Türk İnkılabına yönelik bir hareket olarak nitelenen bu olay, bastırıldıktan sonra, sorumluları yargılanarak, suçlu görülenler idam cezasına çarptırıldılar. Menemen olayı olarak anılan bu olaydan sonra, dinsel çevrelerden İnkılaba karşı yöneltilen saldırılarda ve eleştirilerde önemli bir azalma görüldü. Bu olay, Türk Devrimi'nin bütün evrelerinin tamamlanmadan çok partili sisteme geçilmesinin sakıncalarını bir kez daha ortaya koydu. Bütün bu gelişmelere karşın Atatürk, 1935 seçimlerinde  bazı yerlerde CHP'nin adayları yerine bağımsız adayların seçilmesine yardımcı olarak, TBMM'ne az sayıda da olsa muhalif milletvekillerinin girmesini sağladı. Böylece kendi döneminde mecliste bağımsız bir grubun temellerini atmış oldu.

Her Yönüyle BODRUM

BODRUM
Sanma ki sen geldiğin gibi gideceksin, senden öncekiler de böyleydiler. Akıllarını hep Bodrum’da bırakıp gittiler... 

Halikarnas Balıkçısı böyle yazmıştı Bodrum için. Türkiye’nin tatil yöreleri içinde hiç bir yer Bodrum kadar değişik bir imaja sahip değildir. Herkesin ayrı bir Bodrum’u vardır. İsterseniz Bodrum’u Türkiye’ye ve dünyaya tanıtan Halikarnas Balıkçısı’nın Bodrum’u ile başlayalım: 

Eskiden evler, savaş ve savunma için yüksek yamaçlara kondurulurdu. Bunlara ev değil kule denirdi. Ama deniz özlemiyle, maviye imrenişten ötürü yerlerinde duramayarak, çam kokan nalınlarıyla, tıngır mıngır yokuş aşağı seğirtmişler; iki koyun gıcır gıcır çakılları boyunca dizilmişler. Arkada kalanlar ayak uçlarına kalkarak kızkardeşlerinin omuzları üzerinden denize bakakalmışlar. Kimi cesur evler de denize dalıp kayık olmuşlar ve dalgalar üzerinde oynaya güle, karadaki pısırık kızkardeşleriyle alay etmişler. İşte bundan dolayı kayıklarla evlerin, bir de mandalin bahçelerinin sıkı fıkı akrabalığı vardır. Denizde gidip gelmekten usanan kayıklar ya ev ya da mandalin bahçesi olurlar. 

Görüp yaşamayana, Bodrum’u tanımayana yalan gelebilir ama Cevat Şakir’in dedikleri aynıyla vakidir, inanın. 

Bodrum ülkemizin adından en çok söz edilen tatil yörelerindendir. Bodrum’u tanıtan Halikarnas Balıkçısı ve onun Bodrum’a sevdalandırdığı aydınlarımızın, Bodrum’u mesken tutup yılın büyük bölümünü ya da tümünü orada geçiren yazar-çizerlerimizin bu ünde büyük payları vardır. Selim İleri’nin, Vedat Türkali’nin ve daha nice yazarımızın romanları, hikayeleri vardır Bodrum’da geçen. Ünü gittikçe artan, ünü arttıkça kalabalığı da artan Bodrum’da bildiğiniz bir şairimize, yazarımıza ya da ressamımıza rastlarsınız mutlaka bir yerlerde. 

Ama elbette sadece buradan gelmiyor ünü. Bodrum’un engin yürekli süngercileri, denizlere sevdalı kaptanları, balıkçıları, beyaz badanalı evleri, evlerin duvarlarına sarılmış mor çiçekli begonvilleri, içinde olmasa da çevresindeki pırıl pırıl koyları ve en çok da gündoğumuna doğru uzayıp giden geceleri ününe ün katıyor Bodrum’un. 

Bodrum yalnızca dinlenilecek bir yer değildir. Tatile mutlaka eğlence katılır. Bodrum tatilinde gün ikiye bölünür. Gündüz masmavi bir koyda denize girilir, parlak güneşin yakıcılığına bırakılır bedenler, yani dinlenilir de geceye hazırlanılır. Gün batıp da yıldızlar gökyüzünü süslediğinde yeni bir hayatın çağrısı duyulur. Bu çağrıya kulak tıkamak mümkün değildir. Bodrum gecesinin çağrısıdır bu. Dostlukların, düşlerin, aşkların çağrısına kim karşı koyabilir? Hele bir de dolunay süslüyorsa gökyüzünü!.. 

Kıyı boyunda, çevre köylerde ve koylarda, beyaz badanalı evlerin kıyısına dizildiği sokaklarda, yamaçlarda lokantalar geceye hazırdır. Usta balıkçıların ağlarına, oltalarına paçayı kaptırmış balıklar buzlara yatırılmıştır. Orfozlar, renkli skaroslar, midye dolmaları, kalamarlar ve mutlaka ahtapotlar!.. Bodrum’da rakı sofrası kurulmuşsa ahtapot salatası olmazsa olmaz. Ahtapotlarından mı, pişiren ustalardan mıdır bilinmez ama öyledir. 

Bodrum’da herkes kendi gönlüne göre bir yer bulur akşamı geçirecek. Balıkçı meyhanesi de vardır, pizzacı da. Fasıl geçilen yer de vardır, rock müzik de. Barlar Sokağı, Cumhuriyet Caddesi, Neyzen Tevfik Caddesi, Azmakbaşı; kısacası her yer barlarla, meyhanelerle doludur. Seçim sizin. 

BODRUM’DA TARİHİN ZENGİNLİĞİ

Bodrum sadece deniz ve güneş değildir, sadece renkli geceler de değildir. İnsanoğlunun Bodrum’daki macerasının 3000 yıla uzanan bir tarihi var. Bodrum’lu Tarihçi Herodot kentin MÖ. 1000 yıllarında Dorlar tarafından bugün kalenin bulunduğu yerde kurulduğunu yazıyor. O zaman burası adaymış. 

Halikarnassos en parlak dönemini MÖ. IV. yy’da yaşamış. Burayı Karya başkenti yapan Mausolos’un 24 yıl süren yönetiminde dünyanın yedi harikasından biri sayılan ve günümüze ancak temelleri ulaşabilen muhteşem Mausoleion anıtının yapımına başlanmıştı. Onun ölümünden sonra hem karısı, hem de kızkardeşi olan II. Artemisia anıt mezarın yapımını sürdürdü. O da tamamlayamadan ölünce sanatçılar kendi olanaklarıyla anıtı tamamladılar. 36 Sütunla çevrili İyon tarzı tapınak bölümü, onun üzerinde 24 basamaklı piramix ve en üstte atlı bir araba ile Mausolos ve Artemisia’nın mermer heykellerinden oluşan 42 metrelik muhteşem bir eser ortaya çıktı. Heykeller ve bazı kabartmalar bugün British Museum’dadır. Kaçırılmamış, padişahın izniyle götürülmüştür. 

Artemisia ölünce yerine İdrius, ondan sonra da Prenses Ada başa geçmiş. Küçük kardeşi tarafından tahttan indirilen Ada kente hakim olan İskender (MÖ. 334) tarafından tekrar tahta çıkarılmıştır. (Ada’yı Bodrum Kalesi’nde ziyaret edeceğiz.) 

İskender’den sonra bölge Lysimachos’un (MÖ. 301), sonra Ptolemaios’ların egemenliğine girmiş. MÖ. 189’da Rodos, 167’de Bergama Krallığı’na bağlanmış, MS. IV. yy’da Karia döneminde Piskoposluk Merkezi haline gelmiştir. 1274’de Menteşe Beyliği bu bölgede kurulmuş ve Kanuni Süleyman zamanında Osmanlı topraklarına katılmıştır. 

Eski kent bütünüyle bugünkü yerleşimin altında kaldığı için fazla bir şey ortaya çıkarılamamıştır. Bodrum’un üst tarafından geçen karayolunun yanındaki tepede bulunan ve restore edilen tiyatro da Maussollos döneminde yapılmıştı. Kent surlarının bir kısmı Gümbet yolundaki Myndos kapısında görülebilmektedir. Kentin simgesi sayılan Kale’nin gördüğümüz sonuncusu Saint Jean Şovalyeleri tarafından Sultan Çelebi Mehmet’in izniyle yapılmıştır. 1402’de yapımına başlanan kaleye zamanla eklemeler yapılmıştır. Bir depremle yıkılan Mausolleion’un kalıntıları kalede yapı taşı olarak kullanılmışlardı. Kalenin kuleleri yapılışlarına göre Fransız, İtalyan, Alman, İspanyol ve İngiliz Kulesi olarak adlandırılırlar. 

Kale bugün müze olarak düzenlenmiştir. Ülkemizin ilk ve tek sualtı müzesi buradadır. Müzedeki cam koleksiyonu dünyanın dört büyük koleksiyonundan biridir. Gelidonya Burnu batığındaki buluntularla temeli atılan müze sonradan daha da zenginleşmiştir. Geminin İskeleti de burada sergileniyor. 

Kalenin hapisaneye çevrildiği dönemde yapılmış Türk hamamı hamam malzemeleriyle birlikte görülebilmektedir. İç kaledeki sundurmada amphoralar sergilenmektedir. Bunlardan en eskisi MÖ. 16. yy’a tarihlenmektedir. 

Sikke ve mücevherler İtalya Kulesi’nin alt katında sergileniyor. İngiliz Kulesi’nin üst katı kale komutanı şovalyelerin armalı bayraklarından günümüz Türk Bayrağı’na kadar 500 yıllık geçmişi özetleyecek şekilde düzenlenmiştir. 

Müze’nin en etkileyici yeri Baltalı Kule’deki Prenses Ada’nın Konuk Odası’dır. Kalenin en tepesindeki konuk odasına girmeden önce avluda İngiliz Manchester Üniversitesi Tıpta Sanat Bölümünce Prenses Ada’nın yüzünün yaşadığı yıllara geri döndürülüşünü videodan izliyorsunuz. Sonra Konuk Odası’nın kapısı ağır ağır açılıyor. Alacakaranlıkta prensesi görüyorsunuz, bir camekanın arkasında. Biraz daha yaklaşıyorsunuz, odanın ayrıntılarını görüyorsunuz, herşey bir prensese yakışır ihtişam ve zerafette. Birden bir ışık yanıyor ve sağınızdaki lahit aydınlanıyor. Ada’nın iskeleti lahitin içinde. Herşey çok iyi düşünülmüş ve uygulanmış. Ada’nın göz kamaştırıcı mücevherlerinin ve cam şişelerin taklitlerini pavyonun girişinden satın alabilirsiniz. 

BODRUM’UN ÇEVRESİ, KOYLARI

Önce aykırı taraftan başlayalım, İçmeler’den. Zeki Müren Caddesi’nden ve Halikarnas Disco’nun önünden geçerek yatçıların Binbir Direk Vadisi adını taktıkları yat çekek yerine ulaşılıyor. Özellikle sezon dışında karaya çekilmiş veya demirlemiş yatların yelken direkleri bu adın yakıştırılmasının nedeni. Bodrum’a özgü gulet ve tirhandililer de buradaki tersanelerde yapılıyor. 

GÜMBET 

Bodrum’un koyları ve köylerini saat yönünde görelim. İlk durak Gümbet’e giderken göreceğiniz Myndos Kapısı’na Bodrum’un yerlileri Dikduru diyorlar, ayakta durduğundan. Kentin hemen yanıbaşındaki Bardakçı Koyu (Salmakis) içme suyu ile tanınır. Adı yerel ağızda testi anlamına gelen bardaktan geliyor. Gümbet otellerin yoğunlaştığı yöre. İlçe merkezinin hemen yanıbaşında. Barlar, lokantalar ve eğlence yerleri de her gün biraz daha çoğalıyor ve ilçe merkezine rakip oluyor. Dolmuş yaz mevsiminde 24 saat çalışıyor. Denizi sığ, küçük çocuğu olan aileler için elverişli. İnceburun’la Adaburun arasında bir koy olan Gümbet su sporları için de elverişli. 

BİTEZ 

Gümbet’ten ilerisi Bitez. Yarımay biçiminde upuzun bir kumsal. Koyun doğu yönü, Adaburnu tarafı sığ ve hafif bataklık olduğundan denize girmek için uygun değil. Batısına doğru plaj güzelleşir. Birden derinleşmeyen deniz çocuklar için de uygun. Rüzgar sörfü, gölge için şemsiye, deniz bisikleti ve kano kiralayabilirsiniz. Sahile bakan bahçeli lokantalarda yemek yemek, meşrubat veya içki içmek mümkün. Genel tuvalet, market de bulacaksınız. 

ORTAKENT (MÜSGEBİ) 

Bitez’den sonra Bodrum’un en uzun sahili Ortakent’te. Denizi biraz daha soğuk. Karadan ilçe merkezine uzaklığı 12 km. Arkaları dağlık ve mandalin bahçelerinin kaldığı yerlerden. Biraz ilerdeki Kargı sahilinde ince kumlu bir plaj bulacaksınız. 

BAĞLA 

Merkeze 14 km. uzaklıktaki Bağla Koyu içme suyu kaynağıyla da ilgi çekiyor. Kaynağın çevresi piknik yapmak isteyenler için uygun. 

ASPAT 

Bağla’nın yanındaki tepeyi aştınız mı Aspat’a ulaşırsınız. Ünlü Çökertme türküsü bu yöreyi anlatır. Yatların ya da denize gelenlerin yararlanabileceği içme suyu kaynakları vardır. 

KARAİNCİR 

İnce kumlu 500 metrelik sahili, iki tarafı tepeyle çevrili olduğundan rüzgar almayan denizi ile son yıllarda gelişmekte olan turizm merkezi. 

AKYARLAR (KEFALUKA) 

Bodrum merkeze 22 km. uzaklıktaki Akyarlar yarımadanın güney ucudur. Eskiden bir balıkçı ve süngerci köyüydü. Şimdi gelişkin turizm merkezlerinden oldu. Kumsallı plajları yoktur ama rüzgar sörfü ustalarının gözde yerlerindendir. Çevredeki tepelerden trübülans yapan rüzgarlar denize şiddetini artırarak iner ve çoğu zaman karadan denize doğru eser. Tam karşısındaki Kos Adası da taş atsan değecek gibi yakındadır. Sahili kalabalık bulanlar biraz ötedeki Kemer Köyü’nü tercih edebilirler. 

TURGUTREİS 

Bodrum merkezinden sonra en büyük yerleşim Turgutreis’tir. Adını büyük denizci Turgut Reis’ten alan yerde kaptanın bir heykeli de bulunmaktadır. Ama bütün ömrü denizlerde geçmiş reisin heykeli denize sırtını dönük dikilmiştir. Önündeki küçük Çatal Adası, sörf için elverişli rüzgarları, serinliği ve her nitelikte oteli ile Bodrum’la rekabet içindedir. Çevre tarımsal olarak da gelişmiştir. 

KADIKALESİ 

Turgutreis’in 4 km. kuzeyindeki Kadıkalesi eski Leleg kentlerinden biriydi. Şimdilerde yeşili bol çevresi ile tatil yöresi olarak gelişiyor. Köyün adı Hellenistik dönem kalesinden geliyor. 

GÜMÜŞLÜK 

Antik Çağdaki Myndos kentinin yerindeki Gümüşlük yarımadanın en sevimli yerlerinden biri, haydi açık söyleyelim, bizce birincisidir. Küçük köy özelliğini koruyan; balık pişirmekte ve ahtapot salatası yapmakta üzerlerine olmayan balıkçı lokantaları, koyun ilerisinde paçalarınızı sıvayıp denizden yürüyerek gidilebilen tavşanların dolaştığı adası ile herşey sevimlidir. Köyün girişinde aracınızı otoparka bırakacaksınız ve yürüyeceksiniz. Yürüyeceksiniz dedikse hepi topu bir kaç adım. 

Eski kent kısmen sular altında kalmış, dalmasını biliyorsanız kalıntıları görebilirsiniz. Koy korunaklı tabii limandır. Gümüşlük’ten Yalıkavak’a giden yeni yolda küçüklü büyüklü güzel koylar sıralanır. Bölge koruma altındadır. 

Gümüşlük günün her vakti güzeldir. Sabah kahvaltısını bir de deniz kenarındaki çay bahçeleri ve pastanelerde deneyin. Sıcacık poğaça, sacda gözleme ve demli bir çay ile.. 

Gümüşlük Pazarı Çarşamba günleri kurulur. Tezgahlarda taze sebze ve meyve satılır. 

Sabah yürüyüşünüzü diz boyunu geçmeyen suyu aşıp Tavşan Adası’na yapabilirsiniz. Bir de Gümüşlük tepesindeki Karakaya köyüne çıkıp çevreyi seyredebilirsiniz. Yakın zamana kadar köyün terkedilmiş görünümü veren taş evleri, şimdilerde yeni sahipleriyle canlanıyor. 

Gümüşlük’te en güzel zaman akşamın alacakaranlığıyla başlar. Suyun rengi gümüşe döner. Bodrum yarımadasının en iyi balıkçı lokantaları da buradadır. Sahile atılan masalara oturup lezzetli mezelerle donatılmış bir rakı-balık ziyafeti çekebilirsiniz kendinize. Yöreye özgü kabakçiçeği dolması, ev yapımı turşu,yeşillik istemeyi unutmayın. 

YALIKAVAK 

Merkeze 18 km. uzaklıktaki Yalıkavak Bodrum’un simgelerinden yeldeğirmenlerinin en çok görüldüğü yöredir. Bunlardan biri de sahilde bulunuyor ve belki de siz gittiğinizde çalışıyor durumda göreceksiniz. En cok rüzgar alan yöre de burasıdır. Çevredeki Tilkicik, Paşa, Ağaçbaşı koyları güzeldir, geniş kumsallı plajları vardır. Sabah erken saatlerde denize girmek ve yürüyüş yapmak için Arka Küdür Koyu son derece keyif verici bir alternatif olabilir. (Küdür Camii’nden sola dönüp Fok caddesini izleyerek ulaşılan koy). Sabah yürüyüşleri için Yalıkavak’tan yaklaşık 2 km uzaklıktaki Sandima köyüne de çıkabilirsiniz. Köy terkedilmiş görüntüsü veren eski taş evlerden oluşuyor ve çok güzel bir panoramaya sahip. Eğer otelde kalmıyorsanız, sabah kahvaltısı, iskeledeki çardak restoranlarda yapılabilir. Sabah serinliğinde, içinde köy reçeli de bulunan son derece mükellef bir kahvaltı sofrası donatabilirsiniz. 

Yalıkavak’ta bir gün akşam üstü Bodrum’un Tibet’i olarak adlandırılan Geriş köyüne çıkabilirsiniz. Ali’nin Kahvesi’ne oturup gün batımını bir de buradan seyredin. Sonra da iskelede nefis mezeleriyle ünlü Hasan’ın Yeri’ne oturun. 

Yalıkavak’ın içme suyu kaynakları da boldur. Ancak adına aldanıp da kavak ağacı aramayın, bulamazsınız. Yörede meşe ağaçları çoktur. 

Perşembe günü kurulan ve öğleye kadar açık kalan Yalıkavak Pazarı, özellikle Denizli kumaşlarıyla popülerdir. 

GÜNDOĞAN (FARİLYA) 

Gündoğan Köyü iç taraftaki kayalıklar üzerindedir. Yerliler kışlarını köyde, yazlarını yalıda (sahilde) geçirirler. Kışı büyük kentte, yazı deniz kenarında geçirmek gibi değil. Yürüyerek beş dakikada iniliyor sahile. Buradaki bir yeldeğirmenini de dönerken göreceksiniz. Dalma meraklıları için en uygun yerlerden birisi Gündoğan sahilleri. Bir de çeşit çeşit nazar boncuğu satan şirin dükkana uğrayın, sevimli bir yer ve sevimli bir sahibi var, Boncukçu Baba diyorlar. 

TÜRKBÜKÜ 

Mandalin bahçeleri arasında beyaz badanalı şirin evleri ile Türkbükü’ne yakın zamana kadar karadan ulaşım yoktu, ancak denizden gidilebiliyordu. Bu nedenle de en bakir yerlerden biri olarak kaldı. Ama son yıllarda bütün benzeri yerler gibi keşfedildi ve yazlıklar yapılmaya başlandı. Burada dolaşırken sanat dünyasının ünlülerine de rastlayabilirsiniz. Sanatçılar arasında ünlendi ve buraya sıkça geliyorlar, kimileri de yazlık kervanına katıldı. 

Bodrum’a 22 km. uzaklıktaki Türkbükü, Bodrum kalabalığından ve gürültüsünden uzak bir tatil ya da bir gün geçirmek isteyenlerin kaçış yeri. Bütün gün denize girmek ve güneşlenmek amacıyla kullanılan restoran ve otellerin deniz üzerindeki terasları akşam alacakaranlıkla birlikte lokantaya veya bara dönüşüyor. Masa ve sandalyeler diziliyor, genellikle tanıdık yüzler masalarda yerlerini alıyor ve servis başlıyor. Çevredeki balık çiftliklerinden taze olarak getirilen çipura, levrek ızgaraya konuyor ve rakılar açılıyor. 

Geceye devam etmek isteyenler gece yarısına doğru Bodrum’un yolunu tutuyorlar ve ortalık sakinleşiyor. Durgun denizin sesi ve uzaklardan gelen müzik kalıyor geriye. 

Güllük körfezinin güney kıyısında ve Mesire Burnu ile Saplı- burun arasındaki geniş limanda kalan Türkbükü açıklarında Badem adası bulunuyor. 

Türkbükü tarihte Likya şehri Masanda olarak biliniyor. Köyün tepelerinde tarihi kalıntılar göze çarpıyor. Taş, tuğla yığınlarıyla çevrili yıkıntılar arasında iki kule, ev kalıntıları, sarnıçlar, mezarlar ve taşlık saha dikkati çekiyor. İstiklal savaşı öncesinde bölgede Rumlar vardı. 

GÖLKÖY (KARYANDA) 

Karyanda antik kenti kalıntılarının üzerinde kurulmuş Gölköy. Torba üzerinden Gölköy’e gelip de sahile doğru inmeye başladığınızda sağınız solunuz mandalin ağaçlarıyla çevriliverir. Hani şu yeşilken bir tranş kesip de cin-toniğin içine attığınızda içkiye bir başka koku ve tad veren kokulu Bodrum mandalinleri. Yeşili az Bodrum’da yeşil yerlerden biri Gölköy. 

Sahilde lokantaları ve barlarıyla renklidir. 

TORBA 

Yarımadanın son koyu Torba çamların sahile kadar indiği ender yerlerden biri. Bodrum Yarımadası’nın kuzey yönü daha çok nemli rüzgar aldığından daha yeşildir, güney yönü ise daha kurak olduğundan ancak makiler görülebilir. Torba bizim dolaştığımız taraftan uzaktır ama ana yolu izleyerek gidilirse merkeze uzaklığı sadece 5 km’dir. 

YALIÇİFTLİK VE ÇİFTLİKKÖY 

Torba dönüşü ya da Bodrum’dan yeni gelişen tatil beldesi Yalıçiftlik ve Çiftlikköy’e gidilebilir bir gün. Kızılağaç yolunu izleyerek ulaşılabilen yalıçiftlik, Gökova körfezi’nin girişinde ve belki de Bodrum’un en güzel denizi bu bölgedeki küçük koylarda. Son yıllarda birbirinden güzel oteller ve tatil köyleri yapıldı bu bölgeye. (Yalıçiftlik ve Çiftlikköy otelleri için Türkiye’nin Bütün Otelleri’ne bakınız.) 

Yalıçiftlik ve Çiftlikköy’e giderken mumcular’a zeytinyağı almak için uğrayabilirsiniz. Giderken ya da dönerken Dostlar’ın Yeri, Süleyman Top tabelasını görünce girin. Burası Bodrum’un cırıkçısı. Tavuk parçaları derisi ve kemiği ile birlikte soğan ve domatesle kavruluyor ve köy ekmeğiyle birlikte servis yapılıyor. 

KARAADA 

Bodrum’un karşısında ve dört mil uzaklıktaki Karaada günübirlik ya da gecelemeli tekne gezilerinin uğrak yeridir. Adadaki mağarada bulunan çamurun cilt hastalıklarına iyi geldiği bilinir. Daha da önemlisi güzelliği ile ünlü Kleopatra’nın güzelliğinin bu çamurdan geldiği rivayet edilir. Özellikle kadınlar yüzlerini, vücutlarını bu çamurla bularlar ve zenci olarak hatıra fotoğrafı çektirirler. Sonra da içerideki sıcak suyla yıkanılır. Ardından denizin mavi sularına dalınır. 

MAVİ YOLCULUK 

Bodrum’dan sözedip de mavi yolculuktan sözetmemek bu yolculuğun isim babası Cevat Şakir’e haksızlık olur, Bodrum’a haksızlık olur. Mavi yolculuklar ya Bodrum’dan başlar, ya Bodrum’a uğrar, ya Bodrum’da biter, Bodrum’suz olmaz yani. Haftalık, on günlük, onbeş günlük uzun yolculuklara çıkamazsanız çevreye günübirlik turlara katılın. Çevredeki güzelim koylardan bir ikisini görürsünüz, sekiz-on metrelik bir derinlikte taşları sayarsınız denizin dibinde. (Mavi Yolculuk için Yat Turizmi/Mavi Yolculuk Bölümü’ne bakınız.) 

Bodrum’dan ayrılmak zamanı geldi. Halikarnas Balıkçısı’na hak verdiniz mi? Hatırlatalım, şöyle başlamıştık, O’nun sözleriyle: 

Sanma ki geldiğin gibi gideceksin, senden öncekiler de böyleydiler. Akıllarını hep Bodrum’da bırakıp gittiler... 

HALİKARNASSOS 

Halikarnassos, şimdiki kalenin bulunduğu yarımada üstünde Zephyria adında küçük bir kentçiğin yerinde gelişmiştir. Kurucusu Troezenli Poseidon oğlu Anthes’tir. Aioller, İyonlar ve ardından güney Ege kıyılarına gelen Dorlar yörede altı kent ile birlik oluşturmuşlardı. Halikarnassos’un büyümesi Karya satrapı Mausollos döneminde olmuştur. Liman kentlerinin getirdiği olanakları bilen Mausollos, surlarla çevirttiği kenti Hellen geleneklerine göre oluşturdu. Roma çağında uzun süredir hiç deprem yüzü görmemiş olmakla övünen Halikarnassos, tarihçi Herodotos’un doğum yeridir. 1291 yılında bölgeyi elegeçiren Menteşe Türkleri’nin ardından Osmanlı döneminde, 1424 yılında, Bodrum Menteşe sancağının sınırları içinde kaldı. 

Mausolleion:Karya satrapı Mausollos’un ölümüyle eşi ve kızkardeşi Artemisia tarafından İ.Ö. 350 yılında yaptırtılan anıt mezarın mimarı Pytheos idi. Halikarnassos’un orta yerinde geniş bir arazi üstünde yükselen yapı, kaide kesiminde heykellerle bezeliydi. İyon sütunlarından oluşan orta kesiminin duvarları da kabartma dizileri ile zenginleştirilmişti. Piramitin tepe noktasında ise bir dört atlı araba, arabanın üstünde iki figür durmaktaydı. Ünlü yontucular, Skopas, Leokhares, Bryaksis ve Timotheos kabartma ve heykelerin yontulmasında çalışmışlardı. Görüldüğü gibi kent sanat açısından bir zirve yaşamış, ortaya çıkan anıtyapı tüm dillere mozole biçimiyle girmiştir. Mausollos, yakılan dev bir ateşte kül haline gelmiş, mezar odasına çeşitli armağanlar konduktan sonra kapısı dev bir taşla örtülmüştü. Mezarın giriş basamaklarında ise son yolculuğa uğurlanırken kesilen kurbanların kemikleri bulundu. Yapıyı taş ocağı gibi kullanan Rodos şövalyeleri, St. Peter/Bodrum kalesini inşa ettiler. 1857’de British Museum adına kazı yapan Sir Charles Newton ise kalanları derledi, adı geçen müzeye taşıdı. Son yıllarda modern araştırma ve kazılar Danimarkalı Christian Jeppesen tarafından yürütülmüş, ele geçen bulgular yapının yakınındaki müzede sergilenmeye başlamıştır. Mausolleion, eski Gümüşlük yolu üstünde, Tepecik camiinden içeriye dönen sokağın sonunda yeralır.