1 Şubat 2017 Çarşamba

Fatih Sultan Mehmet : 1432 - 1481

İstanbul'u alarak tarihte Yeniçağ'ı açan Türk hükümdarıdır. Edirne'de doğdu, iyi bir öğrenim gördü. Babası sağken 15 yaşında, onun isteği üzerine tahta çıktı. Babası II. Murat ölünce 1451'de ikinci defa padişah oldu. İkinci yılında da İstanbul'u fethetti. 28 yıl tahtta kaldı. Bu süre içinde 2 imparatorluk 14 devlet ve 200 şehir zaptetti. 1481'de gene sefere çıkarken Gebze civarında zehirlenerek öldü. Türbesi Fatih Camii arkasındadır.

1432 yılının 30 Mart pazar sabahı Sultan II. Murat. Edirne Sarayı'nda sabah namazını kılmış, seccadesinde Kur'an okuyordu. Sûre-i Muhammedi'yi bitirip Fetih sûresine başlamak üzere idi ki bir oğlunun dünyaya geldiğini müjdelediler. Padişah, Ulu Tanrı'ya şükrettikten sonra «Ravza-i Murad'ta bir gül-i Muhammedi açtı» dedi. Ertesi cuma, törenle çocuğuna Mehemmed adı verildi.

Şehzade Mehmet, çocukluğunda son derece haşarıydı. Ancak Molla Gûrani gibi sert ve hatır gönül dinlemeyen hocaların sayesinde öylesine eğitildi ki, çağının en büyük bilginlerinden Arapça, Farsça, Lâtince, Slavca ve Rumca öğrendi.

II. Sultan Murat, Macarlarla 1444'te Szegedin barış anlaşmasını imzaladıktan sonra sağlığında oğlunun saltanatını görmek istemişti. Ancak, on iki yaşında bir çocuğun tahta çıkmasını fırsat bilen Macarlar, yemini bozarak bir haçlı ordusu hazırlamışlardı. Bu durum karşısında küçük padişah Manisa'ya çekilmiş olan babasını şu sözlerle göreve çağırmıştı: «Eğer hükümdar iseniz, ordunun başına geçiniz. Eğer ben hükümdar isem, size fermanımdır, geliniz ve ordunun başına geçiniz...»

Sultan II. Murat, oğlunun bu daveti üzerine derhal Edirne'ye geldi ve tahtına tekrar otururken ordularının da başına geçti. Türklerle olan yeminini bozan Macar Kralı'nın idaresindeki Haçlı Ordusu'nu, Varna sahrasında ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu savaşta, 12 yaşındaki Mehmet de babasının yanındaydı. Yaşından hiç umulmayacak bir cesaret ve kahramanlık  gösterdi...

Sultan Murat 1451 yılında hayata gözlerini yumduğu zaman oğlu Mehmet tekrar Osmanlı tahtına oturdu. Bu kez ikinci Kosova zaferiyle daha sağlamlaşmış bir devletin başına geçiyordu...

On dokuz yaşındaki Sultan Mehmet tahta çıkar çıkmaz çocukluğundan beri rüyalarına kadar girmiş olan istanbul'un fethi hazırlıklarına başladı.

Geceli gündüzlü bir çalışma sonucu ortaya çıkarılan 400 parça gemiden ibaret büyük bir donanma, dünyanın en büyük toplarını dökecek olan büyük bir dökümhane ve nihayet Boğaziçi'nin Rumeli yakasında «Boğazkesen» adiyle inşâ ettirdiği Rumelihisarı'ndan  sonra  İstanbul'un   kuşatmasına  girişti...

Gemilerin karadan yürütülmek suretiyle Haliç'e indirilmesi başta olmak üzere birçok strateji dehâsının yer aldığı 53 günlük bir muhasara sonunda İstanbul'u fethederek dünya tarihinde Ortaçağ'ın kapanıp Yeniçağ'ın açılmasına sebep olurken «Fâtih» nâmını aldı.

İstanbul'u fethettiği günden itibaren Bizans halkına hâmilik işini üzerine aldığı gibi halka tam bir vicdan hürriyeti de tanıdı. 29 Mayıs 1453 salı günü öğle üzeri Ayasofya'da halka hitaben yaptığı konuşmada «Sultan Mehmet olarak söylüyorum ki, bu andan itibaren ne hayatınız, ne malınız, ne de hürriyetiniz için gazâb-ı şahanemden korkmayınız.» demişti. Ve bu sözünü de tuttu.

Fatih Sultan Mehmet, bundan sonra bütün Avrupa'yı titreten büyük fütuhatına devam etti. Atina Dukalığı, Sırbistan, Mora, Giresun, Samsun, Trabzon, Sinop, Eflâk, Bosna, Hersek, Karaman Beyliği, Arnavutluk, Eğriboz, İçem, Akkoyunlu, Kırım, Arnavutluk, İşkodra, Kuban, Anapa, Hersek ve İtalya'da Otranto birbirini takiben Osmanlı hâkimiyeti altına girdiler.

1481 yılı başında Fatih Sultan Mehmet, yeni ve büyük bir seferin hazırlıklarına girişti. Bu kez hedefinin denizden İtalya ve Roma olacağı, bu arada Venedik'in de ortadan silineceği anlaşılıyordu.

25 nisan 1481 günü Orduyu Hümayûn'un başında yola çıkan Fatih Sultan Mehmet, Üsküdar'a geçerek ilerlemeye başladı ve bir hafta sonra Gebze civarında konakladı. İstanbul'dan yola çıktığı günden beri sağlık durumu birden bozulmuş ve günden güne de kötüye gitmeye başlamıştı. Aslen Venedikli bir yahudi olan özel hekimi Yâkup Paşa (Asıl adı Maestro İacopo), ulu hakanı tedavi etmek bahanesiyle hareket gününden itibaren vermeye başladığı zehirin dozunu artırmakta idi. Bu Venediklilerin Fatih'e on beşinci suikast teşebbüsü idi. Bundan önceki 14'ü hedefine ulaşamamıştı. Venedikliler bu kez astronomik bir ücret vaadi ile özel doktorunu elde etmişlerdi. Fatih Sultan Mehmet, 3 Mayıs 1481 günü Gebze'deki Otağ-ı Hümayun'unda kan kusarak öldü. Ancak Yâkup Paşa'nın foyası hemen meydana çıkmıştı. Venedik'in kendisine vaat ettiği 250 milyonluk muazzam serveti alamadan, Türk askerleri tarafından linç edildi.

Farabi : 810 - 950

Büyük mütefekkir ve ünlü musiki üstadıdır. Türkistan'ın Seyhun ırmağı kenarındaki Farab kasabasında doğdu. Asıl adı Ebu-Nasr Muhammed'dir. İlk öğrenimim Farab'da, yüksek öğrenimini ise Bağdat'ta yaptı. Mantık, felsefe, matematik, tıp ve musiki üzerinde büyük vukuf sahibi idi. Bu konular üzerinde 100'den fazla eser verdi. Bu arada Aristo'nun bütün eserlerini de şerhetti. Şam'da vefat etti. Babüssagir mezarlığında  yatmaktadır.

Yaşadığı devirde ilim dilinin Arapça olması yüzünden bütün eserlerini Arapça kaleme alan Farabî, doğu âleminin ve Türklüğün ilk büyük «Fikir adamı» sayılır. Aynı devirlerde batı dünyasında ilim dilinin Grekçe ve Lâtince olması yüzünden bütün batılı ilim adamlarının eserlerini bu dillerle yazdıkları gözÖnünde tutulursa, Fârabî'nin Türk olduğu halde Arapça eser yazmasını kınamak doğru olmayacaktır. Üstün bir zekâ ve kabiliyete sahip bulunan Fârabî, Bağdat'ta yaptığı yüksek öğrenimi sırasında Arapça, Farsça, Grekçe ve Lâtince'yi anadili gibi öğrenmiş, bu lisan zenginliğini çeşitli dallardaki çalışmalarıyla bir kat daha değerlendirmişti. Bu arada Yunan felsefesini de inceledi. Bu konunun büyük üstadı Aristo'nun eserlerini, aslından çok daha anlaşılır şekilde şerhetti. Bu yüzden yalnız doğu âleminde değil, batı âlemi de kendisini, Aristo'dan sonra gelen   «Hoca-i  sâni»   olarak   kabul   etti.

Fârabi, eski felsefeyi yeni felsefeye aktarırken gösterdiği büyük ustalıkla da dikkati çekmişti. Bu nedenle Montesquieu ve Spinoza gibi ünlü fikir adamları da onun etkisi altında kaldılar.

Felsefeye mantık yolu ile giren Fârabî, genellikle «metafizik» üzerinde durdu. Din ile felsefeyi birbirinden ayıranlara karşı dururken bu iki kavramın birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğu tezini savundu. Hayatı boyunca dini, felsefenin temel taşı saydı. Bu arada İslâm dinine felsefe anlayışını da sokarak İslâm felsefesini ortaya  çıkardı.

Fârabî'nin tek ve şaşmaz ilkesi «Varlığın ilk sebebi» idi. Ona göre insan, gerçeğe varabilmek için mutlak suretle dış âlemle ilgisini keserek mânevi âlemini arındırabilirdi. Aşk ise felsefede işte böyle bir ifâdenin gerçekleşmesinde yardımcı etkendi. Aşk, insan benliğinin geçici bir eylemi değil, bütünüyle gerçeğe, yâni Tanrı'ya bağlanmaktı. Varlıkların özü Tanrı'dan geliyordu. Daima şöyle derdi:

«Evrenin tümünü kavramak isteyen bir kişi, önce insana bakmalıdır. Çünkü bütünüyle varlık kavramı ruhta belirmiştir. Tanrı, varlıkların en büyüğü ve en son kademesidir. Bütün insanlık onun özünde birleşmektedir. Varlığı başka varlıklarla kıyaslanmayacak kadar mükemmeldir. Akıl, Tanrı'nın özünden gelir. Ahlâkın ise temeli bilgidir...»

«Akıl, edindiği bilgilerle iyiyi, güzeli, kötüyü ayırır. İnsan için en yüksek erdem bilgi olduğuna göre, en yüce kat'tan gelen akıl, davranışlarımızda gerekli doğru  yargıyı  verebilecek güçtedir.»

Bu büyük ilim adamı, ilimleri iki bölümde inceledi. Bunlardan birincisi teorik ilimlerdir ki, içinde metafizik, mantık ve biyoloji bulunur. Diğeri pratik ilimlerdir. Bu grupta da ahlâk, siyâset, musiki ve matematik yer alır. Fârabi, Aristoteles'in ilim dediği  «hitabet» ve «şiiri» bu sınırın dışında bırakır.

941 yılında Halep'e gelen Fârabi orada hüküm sürmekte olan Hamdanoğulları'ndan Seyfüddövle Ali adlı bir Türk Beyi ile tanıştı, ilminin ününü işitmiş bulunan Türk Beyi, onun engin şahsiyetine de hayran kaldı. Fârabî'yi ağırlamakta kusur etmeyen Bey, onun Halep'e yerleşmesini sağladı. Fakat kendisine vermek istediği yüksek maaşı kabul ettiremedi. Ömrü boyunca son derece mütevazı bir hayat süren Fârabi, yevmiye olarak ancak dört dirhem gümüş aldı.

Halep Beyi'nin büyük hayranlığını kazanması, bu büyük kültür merkezi ile civarında bulunan yerlerdeki bilginlerin olanca kıskançlıklarını körükledi ve pek küçümsedikleri bu büyük bilgin ile imtihan olmaya kalkıştılar. Bey'in huzurunda yapılan bu çetin imtihanda Fârabi, bütün konularda büyük üstünlüğünü ortaya koydu. Bunu kendisiyle imtihan olmak isteyen kişilere de kabul ettirdi. O kadar ki, imtihana gelen ve kendilerini bilgin zannedenlerin hepsi, bu imtihan sonunda öğrencisi olarak Fârabî'nin yanında kaldılar.

Fârabî aynı zamanda musiki alanında da büyük bir üstat idi. Kanun adı verilen müzik âleti onun buluşudur. Ayrıca rübap denilen çalgıyı da geliştiren ve bugünkü şeklini veren yine odur. Şark musikisinin nazariyelerini «Kitab'ül Musikiydi Kebîr» yâni «Büyük Musiki Kitabı» adlı eserinde gösterdiği gibi, birçok besteler de yapmıştı.

Arap ülkelerinde yaşamasına rağmen mütevazı hayatının yanısıra Türkistan millî kıyafetini de asla terketmedi. Hep bu kıyafet içinde göründü. Seyfüddövle Ali Bey'in Şam'ı fethetmesi üzerine Fârabî de onunla birlikte Şam'a gitti, ömrünün son günlerini orada geçirdi. 80 yaşında Şam'da vefat etti.

22 Ocak 2017 Pazar

Pornografi ve kadınlara yönelik şiddet

Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla toplumda pek çok kişiyi ilgilendiren bir konu haline gelen “medyada şiddet gösterimi” psikolojik ve sosyolojik yönüyle olduğu gibi, medyada sansür konusuyla ilgisi nedeniyle hukuksal ve felsefi yönüyle de yaygın biçimde tartışılmaktadır. 

Medyada şiddet gösterimi, anlatımın bir parçası olduğunda rahatsızlık yaratmamakta, ancak bizzat kendisi seyretme nedeni olduğunda ya da çok fazla maruz kalındığında ortaya çıkan etkileriyle ilgili bazı endişeleri de beraberinde getirmektedir. Gerçek ya da kurgusal şiddetin izleyiciye bir tüketim materyali olarak sunumunun, insanlarda saldırgan davranma, saldırganlığı kanıksama, etkilerine ve sonuçlarına duyarsızlaşmaya neden olduğunu gösteren araştırma sonuçlarının yanı sıra özellikle pornografik-erotik materyalin kadınlara yönelik saldırgan tutumlarla ilişkisi de bu araştırmalar arasında önemli bir yere sahiptir (Allen, Emmers, Gebhardt ve Giery, 1995; Boxley, Lawrance ve Gruchow, 1995; Demare, Lips ve Briere, 1993; Lanis ve Cowell, 1995; Malamuth ve Briere, 1986; Osborne, 1995). Nedensel bir ilişkinin ortaya konulamaması uzun süre bu konu üzerinde ağırlıkla radikal feminist akım etkisinde gelişen polemiklere neden olmuş, ancak özellikle son on yılda gelişen literatürde kullanılan tutum ölçekleri, deneklerin toplumsal cinsiyet rol algılarını göz önünde bulunduran çalışmalar ( Malamuth ve Briere, 1986; Mayerson ve Taylor, 1987), zayıf ve dolaylı da olsa bir pornografi-şiddet ilişkisini gündemde tutmuştur. 

Bu yazıda, kitle iletişim araçlarında yer alan özel bir tür olarak pornografi ve özel bir tür şiddet olarak da kadınlara yönelik şiddet arasındaki ilişki ele alınmaktadır. 

Pornografik-erotik materyal tanımları

Pornografik ve erotik materyalin konuya müstehcenlik açısından yaklaşan yasal tanımları bulunmakta, ancak bu tanımlar neredeyse rastgele seçilmiş özelliklere odaklaşan, çok geniş tutulmuş tanımlar olduğu gibi; zararlı olabileceği düşünülen bu tür materyalin engellenmesi ve kovuşturulmasında çok işe yaramamakta, bilimsel çalışmalarda kavramsal açıdan yönlendirici gücü düşük kalmaktadır (Fisher ve Barak, 1991). Bu nedenle bilimsel çevrelerde ve yasal komisyonlarda, pornografik materyalin görünen içeriğini temel alan, daha daraltılmış tanımlar tercih edilmeye başlanmıştır. İçeriği temel alan tanımlar, pornografik-erotik materyalin ilettiği mesajla, tutum ve davranışlar üzerindeki potansiyel etki arasındaki ilişkiyi gözönünde bulundurması açısından önem taşımaktadır (Fisher ve Barak, 1991). 

Bulgular ve tartışmalar, pornografik içeriğin temel özelliğinin, pornografide kadın-erkek ilişkisinin eşitsizlik üzerinde temellenen bir cinsellik bağlamında sunulması olduğunu ve bu eşitsizliği “hak eden” bir kadın tipinin ön plana çıkarılması olduğunu göstermektedir (Zillman ve Briant, 1984). Konuya eşitsizlik açısından yaklaşan tanımlarda, şiddetin açık görünümüyle örtük imâsı arasında potansiyel zarar bakımından önemli bir fark olmadığına dikkat çekilerek, eşitliğin temel konu olduğu vurgulanmaktadır (McCormack, 1993). 

Doğrudan doğruya şiddet sahneleri içeren pornografi türleri şiddet içerdiği için eleştirilirken, şiddet içermeyen pornografi ise cinsel eşitsizlik fikri üzerine kurulu olduğu için eleştirilmekte, pornografi ve erotik materyal arasındaki farkı belirleyen ayırıcı özelliğin, eşitsizlik mesajı olduğu anlaşılmaktadır. Dahası, pornografide yalnızca kadın erkek eşitsizliğinin değil, başka eşitsizlik görünümlerinin de cinsellik bağlamında işlenebildiği görülmektedir. Cowan ve Campbell’in (1994) yaptığı bir araştırmada, ırklararası pornografi video kasetleri incelenmiş, değerlendirmelerin sonunda ırklararası cinsel ilişkide daha fazla saldırganlık görülmüş, bulgular pornografinin hem cinsiyet ayrımcısı hem de ırkçı olduğu şeklinde yorumlanmıştır. 

Pornografik içeriğe hakim olan eşitsizlik teması, izleyicilerce de algılanmaktadır. Pornografinin boyutlarının ve tanımının analiz edildiği bir çalışmada denekler, cinsel imajlar yansıtan cümleleri ne derecede pornografik bulduklarını ifade etmişler; faktör analiziyle farklı değerlendirme boyutları ortaya çıkarılmış, ve bu boyutlar açısından pornografinin aşağılama, nesneleştirme ve sömürüyü yansıttığı sonucuna varılmıştır (Dalecki ve Price, 1994).

Pornografi ve şiddet ilişkisi 

ABD’de 1970 yılında kurulan Birleşik Devletler Müstehcenlik ve Pornografi Komisyonu, o döneme kadar yapılmış olan araştırma sonuçlarını gözden geçirerek, açık-saçık medyanın, davranış üzerinde -saldırganlık ve antisosyal davranışlar da dahil olmak üzere- bilinen olumsuz bir etkisinin olmadığını açıklamıştır. 1986 yılında oluşturulan Başsavcılar Pornografi Komisyonu ise, önceki komisyonun aksine, araştırmaların, cinsel şiddet içeren materyale maruz kalmakla, kadınlara yönelik saldırgan davranışlar arasında nedensel bir ilişki gösterdiğini rapor etmiştir. Her iki komisyonun raporu da geniş tartışmalara neden olmuştur. İlk komisyon şiddet içeren pornografinin özel önemini yeterince vurgulamadığı için, ikinci komisyon ise bazı laboratuvar araştırması sonuçlarını abartılı bir biçimde genellediği için ciddi biçimde eleştirilmiştir (Mulin ve Linz, 1995).

Konuyla ilgili bilimsel çalışmalarda çelişkili sonuçlar alınması nedeniyle bu tartışmalar sona erdirilememektedir. Ancak pornografik-erotik materyalin zararı ya da zararsızlığı bilimsel anlamda kesinlikle ortaya konulamasa bile, yakın dönemde yapılan araştırmalar gözden geçirildiğinde bir dizi ortalama sonuç ortaya çıkmaktadır.

Potansiyel bir yıkıcı etkiye yol açan tür, muhtemelen cinsel şiddet içeren pornografidir. Karşılıklı anlaşmaya dayalı ve şiddet içermeyen ilişkilerin yer aldığı uyaranların tersine, muhtemelen cinsel şiddet içeren pornografi yıkıcı bir etkiye yol açmaktadır.

Pornografi kullanımı tipik olarak tecavüz destekçi tutumlarla eşlenmiştir ve bazı deneysel araştırmalar sonucunda görüldüğü gibi tecavüz destekçi tutumlar, deneklerce rapor edilen potansiyel saldırganlıkla ve deneklerin gerçekleştirmiş olduklarını rapor ettiği gerçek cinsel saldırganlıkla korelasyon göstermektedir. Bu nedenle pornografi ve cinsel saldırganlık arasındaki ilişki, deneklerin cinsel şiddet ya da zorlamaya ilişkin tutumlarından etkileniyor olabilir (Demare, Lips ve Briere, 1993).

Bunların dışında deneysel çalışmalarda dikkate değer bir başka sonuç ortaya çıkmaktadır: Deneysel çalışmalarda alınan sonuçlara göre, kadınlara yönelik şiddetin, hem şiddet içeren pornografiyle hem de şiddet içermeyen pornografiyle pozitif bir ilişki içinde olduğu görülmektedir. Aradaki fark, şiddet içeren pornografide bu etkinin daha güçlü olmasıdır. Şiddet içermeyen pornografi ise, şiddete başvurma eğilimini arttırıcı yönde bir etki yapmaktadır (Allen, Emmers, Gebhardt, Giery, 1995).

Pornografi ve sansür

Pornografinin ne olduğuna ilişkin tanımlardaki belirsizliğe rağmen, tipik bir pornografi tartışması kolaylıkla denetim biçimlerinin ve denetim gerekçelerinin tartışılmasına dönüşür. “Pornografinin olumsuz etkilerinden korunmak” amacıyla yapılacak müdahalelerin temel haklar ve özgürlükler açısından başka sorunlara neden olmaması sağlanmalıdır. Bunun içinse, müdahale gerekçeleri sigara ve alkol aleyhtarı kampanyalardaki kadar açık olmalıdır.

Pornografinin sansürünü esas alan düşünceleri eleştirdiği bir makalesinde McCormack (1993) yasaklama kararlarına dayanak oluşturan “kadın erkek eşitliğine katkı sağlama” gerekçesini eleştirerek, bu kararı verenlerin, “pornografiyi eşitsizliğin bir sonucu olarak değil de sebebi olarak yorumlama nedenleri hakkında” tatmin edici bir açıklama getiremediklerini ileri sürmektedir. Yazar bu konudaki görüşünü iki temel fikir etrafında oluşturur: Birincisine göre sansür, kültür emekçisine karşı ayrımcılık güder ve kadının bağımlılığına katkıda bulunur. İkincisine göre ise cinsler arasındaki eşitliğin birinci düşmanı, kadın imajını aile merkezli bir yapıda ele alan kültürel yapıdır. Eşitsizliğin asıl kaynağı ise, pornografide tek bir boyutuyla çizilen “şehvet düşkünü kadın tipi” değil, “geleneksel kadın stereotipi”dir. Pornografide ayrımcılığın göstergesi, şehvet düşkünü kadın tipinin yanında, şehvet düşkünü erkek tipinin yer almamasıdır. Pornografi bunun yerine, cinsel isteklerini spora, arabalara, politikaya ve paraya yönelterek yücelten bir “işadamı erkek” tipi çizerek kadını değersiz bir konuma iter (McCormack 1993). 

Yine McCormack’a göre sansür, kadını çocuk konumuna iterek erkeğe bağımlılığını arttırmaktadır. Bu durum, aşırı derecede korunmuş olması nedeniyle, kadının kendi benliğini keşfetme şansını yok etmekte, aklının ve hayallerinin önünde bir engel oluşturmaktadır. Yazar, eşitliğin, yasal veya mekanik ölçümlerle belirlenecek eşit haklar ve şartlar olarak değil, kendimiz için özgürce düşünebileceğimiz bir yaşam kalitesi olarak tanımlanmasını, bu nedenle, bir tür Orwellci sahte seçenek süreci olan “dengeleyici” haklara karşı da tavır alınmasını önermektedir (McCormack, 1993).

Pornografinin sansürünü ya da denetimini gündeme getiren konunun, yalnızca insan cinselliğinin geleneksel sınırların dışına taşırılması olmadığı anlaşılmaktadır. Pornografi tartışmaları geleneksel ahlâksallık çerçevesinden çıkmış, cinsel eşitsizliği vurgulayan yönüyle, eşitsizliğin ve eşitsizliğin meşrulaştırılması konularının genel çerçevesi içinde tartışılan bir konu haline gelmiştir. 

Literatürdeki bulgular pornografi ve kadınlara yönelik şiddet arasında bir neden sonuç ilişkisi kurulmasını güçleştirmekte, pornografinin ve kadınlara yönelik şiddetin her ikisinin de aynı düşünce ve tutumlardan kaynaklanan paralel sonuçlar olduğunu düşündürtmektedir. Bu nedenle pornografi konusu, kadınlara yönelik şiddet ve sansür gerekçeleri açısından tartışılırken sağlam verilerden hareket edilmesi önem taşımaktadır. Aksi takdirde, sansür ya da denetim gerekçeleri kadınlara yönelik şiddetin gerçek kaynağını görmemizi engelleyerek, toplumsal yarar yerine temel haklar ve özgürlükler açısından zarar getirebilir.