17 Ocak 2017 Salı

Zaman Yok

Biliyorum kızgınsın. Kırgınsın. Söylemek istemediğin sözler , dilinin ucunda. Hani biraz tutmayıp bıraksan kendini hepsini yüzüme vuracaksın. Zor duruyorsun. Kibarlığından. Ya da doğru kelimeleri arıyorsun hala....

Yok... Boşuna arama...  Sevginin arkasında bıraktığın her hece kaybolmuş sayılır... Derin bir kuyuda onlar şimdi ; ulaşılmaz , karanlık , dipsiz... Bırak orda kalsınlar. Onlar çirkin. Dokunsan elini , dilini yakarlar. Canını acıtırlar. Benim de...  Yüzünden , gözlerinden , dudaklarının titremesinden , bilmediğin bir melodiyi ıslığa dökme çabandan anlıyorum işte , kızgınsın.... Senin olmayanları bırak , bana kendi kelimelerinle ulaş... Haydi söyle! Bağır, çağır, yüzüme haykır ama kızgınlığını yüreğinde saklama ne olur... Gözlerini kaçırma benden. Büyütme... Her şeyi hemen şimdi söyle.

Affedeceksen

şimdi

affet

beni...

Zaman yok.

Doğru değil bu kadar uzak olman. Kendini uzaklara vurman... Zaman yetmezmiş gibi , bir de araya mesafeler koyman...  Yollar , duraklar doğru değil... Bilesin... Boşuna bu kaçışın... Alıp kendini başka yerlere götürmen yeterli değil. Ben buradayım. Tam burada. Hiç değişmedi yerim. Bildiğin yerdeyim. Bildiğin gibi...

Doğru değil bizi parçalaman. Kabul et bunu. İçin böyle istemiyor , farket , anla...

Dokunacaksan

şimdi

dokun bana

Zaman yok.

Ben de bekleyebilirim kır çiçeklerinin , ıslak çimenler arasından boy atmasını... Ben de bekleyebilirim ılık lodosların coşturduğu bulanık denizin , küçük sandalları sahilde bir o yana , bir bu yana yatırmasını , ben de...

Evet , ben de önce şiirler söyleyebilirim sana , sonra küçük çekingen notlar gönderebilirim. Doğru kelimelerin peşinde , ben de küçük adımlarla dolaşabilirim, ben de...

Evet ben de bulduğum ilk aydınlık günde yanına gelip , ilk serin geceyi bekleyebilirim sevdiğimi anlatmak için.... Ben de   yüreğimi nadasa bırakıp bir süre , bir başıma labirentlerinde dolaşabilirim hayatın , ben de...

Ama bunu yapmıyorum görüyorsun. Önce sevdiğimi bilmen gerekiyor diye düşünüyorum. Yaşam bunun ardından geliyor. Adımlarım böyle daha sağlam. Buna inanıyorum , bunu yaşıyorum...

Hadi sen de yap bunu.

Seveceksen

şimdi

sev beni...

Zaman yok!

“Zen” ve Biz

“Bir kurbaga, hayatinin her saniyesinde “Ben bir kurbagayim” diye düsünmüyor, hayatini kurbaga olma suuru içinde geçirmiyor; çünkü o varligi ile kimligi ile bütünlesmistir. Iste bizler de öyle olmaliyiz. Insan olarak hiçbir sey ama hiçbir sey düsünmemeliyiz. Hiç sifirdan farklidir; zira sifirin bir degeri vardir ama hiç’in yoktur. Hiç hiçtir.” 

Yukaridaki sözlerin kime, hangi düsünce veya inanç sistemine ait oldugunu ve ne ifade ettigini açiklamadan önce isterseniz insanogluna yapilan böylesi bir teklifinin mümkün olup olmadigi üzerinde düsünelim. Insan fitratinin, adina ‘insan’ dedigimiz varliga o ismi verdirten özelliklerin en basinda düsünce yok mudur? Onu sair varliklardan ayiran ve neredeyse tek özellik olarak nitelendirilen ‘düsünce’ degil midir? O halde insana “düsünme” teklifinde bulunmak, aslinda ‘varligini inkar et” teklifi ile es degerdir. 

Ama gel gör ki bu ‘düsünce!’ etrafinda binler–milyonlar rahatlikla toplanabiliyor ve adina da din diyebiliyorlar. ‘Zen Budizmi’nden bahsediyorum. Amerika’da istatistiklerin ‘en hizli yayilan din’ diye gösterdikleri seyden. (Istatistiklerin dogru olup olmadigini bir kenara koyalim.) Sadece meditasyona inanan, beseri veya Ilahi kaynakli dinlerde gördügümüz tanri, peygamber, ibadet, ahiret, cennet, cehennem vs. tüm unsurlari dislayan Budizm’in bir uzantisi sözde bir din bu. 

Zen Budizmi elbette bu bir tek paragrafla anlasilamaz, anlatilamaz da. Ama benim bu yazida ele almak istedigim husus adina yeterli bir örnek bu. Son tahlilde gelip “nihilizme” dayanan bir anlayisin din diye kabullenilebilmesi benim meselem. Hem de 21. asrin modern insanlari, Amerika gibi Bati medeniyetinin en üst mertebede temsil edildigi, maddi hayat standartlari itibariyla tüm dünya insanlarini geride birakan bir seviyeye sahip vatandaslar tarafindan. 

Neden? Iste soru ve sorun burada. Bir zamanlar peygamberle temsil edilen “din” olgusu adina ciddi boslugun gerek Amerika’da gerekse dünyanin sair ülkelerinde yasaniyor olmasi en temel sebep. Ve fitratina, yaratilisina ragmen hareket edemeyen, etmesi de mümkün olmayan insan bu boslugu doldurma arayisi içinde. Dolayisiyla ana–babasindan gördügü, ögrendigi dinden tatmin olmayip arayisa geçenler, karsisina çikan düsüncelere rahatlikla inanabiliyor. Bu noktada teknolojinin insanoglunun hizmetine sundugu tüm imkanlari daha iyi ve zamaninda kullanmanin, insan potansiyeli adina örgütlenmenin, organize olmanin kitlelere ulasmada inanç adina öne sürülen degerlerden daha öncelikli rol oynadigini ifade etmek isterim. Diger taraftan bahsi geçen sözde dinlerin, sundugu degerler ve mükellefiyetlerin kisilerin yasam standartlarini etkilememesi, külli degisikliklere gidilmesini gerektirmemesi kabul oraninin artmasinda –baska yerleri bilemem– Amerika’da ciddi rol oynuyor. 

Tam bu noktada durup insan fitrati açisindan olaya bakarak rahatlikla bir kehanette bulunmak mümkün. Er veya geç, bir gün bütün bu insanlar din adina tercih ettikleri bu yeni yolda da kendilerini tatminsizligin bagrinda bulacak ve ayri bir cenderenin, arayisin içine yeniden düsecekler. Yalniz bu defa yasayacaklari maddi ve manevi sorunlar simdikinden çok daha fazla oranda, yasamlarini ailelerini ve son tahlilde toplumu etkileyecek. Bu bosluk Ilahi dinler tarafindan kapatilamaz mi? Oldukça önemli bir soru bu. Yalniz cevabi o kadar kolay degil. Neden? Tek tek ele alalim isterseniz. Yahudilik. Evrensel bir hüviyete sahip degil ve baglilarinca öyle bir iddia da söz konusu degil. Kaldi ki Yahudilik adina bir eksiklik de degil bu; çünkü yeryüzüne indirildigi mekan ve zaman itibariyla Ilahi iradenin tezahürü Yahudilik açisindan bu sekilde tecelli etmis. Öte taraftan disa açilmayi inanç esaslari açisindan kabul etmeyen bir yapiya sahip Yahudilik bugün. Yahudi vasfini alabilmesi bir insan için ancak Yahudi olan bir anadan dogmasina bagli. Babanin Yahudi olmasi bile yetmiyor bir insan için. Yahudiligin inanç adina ortaya koydugu, Müslüman bakis açisina göre tahrif edilmis ve Ilahi iradeyi yansitmayan degerlerin arayis içinde bulunan Bati insanini tatmin edip etmeyecegi ise su götürür bir konu. 

Öte yandan siyasi ve ekonomik alanda Yahudilerin dünyanin kaderine hüküm etmeleri yargisi –dogru veya yanlis, bunu tartisma konusu yapmiyorum– Yahudilik adina ciddi bir dezavantaj. Bugün entelektüel camiada ve suur düzeyine göre taban kitledeki hava Yahudilerin aleyhine. 

Parçalanmis itikadi yapiya sahip Hiristiyanliga gelince, kendilerinin evrensellik iddialarina ragmen Yahudilik için geçerli olan evrensel olmama özelligi aslinda onun için de geçerli. Bu bir. Parçalanmis itikadi yapi bir din için düsünce ve yorum zenginligi ifade edebilir. Ama bu Hiristiyanlik için geçerli degil; çünkü parçalanmislik aslin sabit kalip, farkliligin yorumlarda olmasi seklinde tezahür etmiyor. Tam aksine farklilik asillarda ve bu o kadar büyük ki gruplarin birbirlerini ‘kâfir’likle itham etmelerine neden olabiliyor. 

Iki, Allah inanci konusundaki açmazlari, bahsini ettigimiz boslugun doldurulmasi açisindan memnun edici bir manzara arz etmiyor. Samimi üst düzey din adamlari tarafindan dahi artik açikça dile getirilen bu gerçek kendini hemen her yerde gösteriyor. “Isa’nin anlattigi Allah’a inaniyor ama kilisenin degil” cümlesi bu anlayisin slogani olarak kabul edilebilir. 

Üç, dünyanin siyasi, ekonomik, kültürel kaderine hakim olan süper güçlerin genelde Hiristiyan olmasi ve bu hakimiyetin özellikle üçüncü dünya ülkeleri için sömürü, zulüm, haksizlik anlamina gelmesi menfi bir puan teskil ediyor Hiristiyanlik için. 

Islam’a gelince, onu da bir sonraki yazida ele alalim.

Gül Baba

Sultan II. Bâyezid, Sahilde gezintiye çıkmıştı. Denizin mavi sularına bakarak ilerlerken bir aralık burnuna çok güzel kokular gelmeye başladı. Yanındakilere: 

- Bu güzel kokular nerden geliyor? diye sordu. 

Paşalardan biri şu cevabı verdi: 

- Devletlû Padişahım, İstanbul'un fethi sırasında yaralanarak gazi olan  bir yiğit vardı. Ak sakallı, nur yüzlü bir ihtiyar... Bugün kendisine Gül Baba denilmektedir. Ağaçları, çiçekleri çok sever. Bütün bu gördüğünüz yamaçları güllerle, türlü türlü çiçeklerle donattı. Bu hoş kokular, işte o zâtın bahçesinden geliyor..." 

Bu haber padişahın hoşuna gitmişti. 

- Merhum babamın bu gazi askerini ziyaret etmek isterim. Ayrıca, yaşına rağmen yaptığı bu faydalı işten dolayı, kendisini taltif etmek de iyi olur" dedi. 

Padişah ve yanındakiler, Gül Baba'nın kaldığı kulübeye doğru yürüdüler. Zaten kulübe de birkaç yüz metre ilerde idi. Gül Baba onları ayakta karşıladı. Padişahla aralarında şu konuşma geçti: 

- Savaşta bastığı yeri sarsan, barışta oturduğu yeri gül bahçesine çeviren yiğit asker sen misin?" 

- Siz öyle diyorsanız, öyledir Sultanım. Sizin iltifatınıza nâil olmak benim için büyük bir şereftir." 

Bu konuşmadan sonra, Padişah atından inip kulübeye girdi. Gül Baba'nın utana sıkıla gösterdiği sakince bir minderin üzerine bağdaş kurup oturdu. Bir müddet istirahat etti. Gül Baba'nın sunduğu şerbeti içtikten sonra, ona şöyle dedi: 

- Dilersen seni saraya alayım, artık çalışma. Yaşlılık dönemini dinlenerek geçir..." 

Padişahın bu teklifine, Gül Baba şu cevabı verdi: 

- Sağolun Sultanım, ben burada oturmak, yine güllerle, çiçeklerle, ağaçlarla meşgul olmak isterim. Bu meşguliyet benim için zahmet değil, büyük bir zevktir. Ama ille de bana bir iyilik yapmak isterseniz, şu kulübenin bulunduğu yere benim hayrıma bir mektep yaptırın, memleket evlâdı okusun, milletine faydalı insanlar olarak yetişsin. Benim de amel defterime devamlı nurlar yağsın, sevablar yazılsın." 

Padişah, Gül Baba'nın bu sözlerinden çok duygulandı. Onun bu yaştaki çalışma azmi ve gayreti, hiçbir maddî menfaat gözetmeyen ihlâslı hâli çok hoşuna gitmişti. 

- Gönlün rahat olsun, Gül Baba, dedi, dileğin en kısa zamanda yerine getirilecektir." 

Yıl 1491 idi. Gül Babanın kulübesinin bulunduğu yere büyük bir bina yapıldı. O günden itibaren bu bina, sırayla mektep, hastahane ve saray olarak kullanıldı. Nihayet 1868'de tekrar mektep hâline getirildi.  Bu tarihî olay, îman ve ibâdet duygusunun insana yaşlılıkta bile verdiği çalışma gayretini, insanlara ve gelecek nesillere faydalı olma azmini, en güzel şekilde göstermektedir.